Cuma, Haziran 5, 2026
Köşe YazısıManşet

MEDYA SÖYLEŞİLERİ – PINAR TAR KEÇECİOĞLU

Haberi Paylaşmak İçin

RÖPORTAJ /  S.ÇINAR/D.AYDIN  /

“Medya Söyleşileri” yazı dizimizin bu bölümdeki konuğu, gerçek yaşamdan kesitleri okurlarıyla buluşturan, romanlarında göç hikâyelerini, insan ilişkilerini önceleyen kitaplarıyla tanıdığımız yazar Pınar Tar Keçecioğlu. Bu söyleşimizde kendisiyle toplumdaki duruşu, “kadın yazar olmak” kavramı ve eserleri üzerine konuşacağız. Medya Söyleşileri başlıyor…   

Deniz Aydın  –  Çeşitli televizyon kanallarında birbirinden farklı formatta programlar yaparken en keyif aldığım çalışmalar yazarlarla ve eserleriyle ilgili olanlarıydı. Denge oluşturmak amacıyla bir kadın bir erkek konuk alarak yapmaya çalıştığımız projede, en büyük sorunumuz ön yargılarla ve erkek egemen düşüncelerin gücü nedeniyle kadın yazar bulmaktı. Geçmişe uzanan bu sorunsalı artık gülümseyerek anıyor olmaktan mutluyum. Son yirmi yıldır devrim niteliğindeki mücadeleler sonrasında kadın yazarların sayısının giderek arttığını, okur sayısının erkek yazarları çok geçtiğini gözlemlemekteyim. Yayınevleri tarafından hazırlanan bültenlerde, kitap fuarlarında yapılan imza günlerinde, yazılı basında da gözle görünün biçimde artan kadın yazarları fark etmemek mümkün değil. Sermed Çınar ile bu röportajı planlarken biz de kuşkusuz, karşı konulmaz yükselişe kayıtsız kalamazdık. Erdek içinde parlayan kıymetli kadın yazarımızın, ülkemizde bilinen yazarlar arasına katılması, eserlerinin okuyucuyla buluşturulması için kurumsal sanal kitapçıların yanında, popüler kitap platformlarında romanlarının yer alması eminim bizler kadar sizlerin de gurur duyduğu bir gelişme. Gelin yazar “Pınar Tar Keçecioğlu” markasını yakından tanıyalım. Sohbetimize, ailenizle ilgili özel durumla başlayalım. Yolculuğunuz nasıl gerçekleşti, ülkeye gelişiniz, neler anlatırsınız?

Pınar Tar Keçecioğlu –  Merhaba. Bin dokuz yüz altmış yılının ilkbaharında, yaşamımızın nasıl şekillenip gelişeceğini hiç bilmediğimiz bir dünyanın hikâyesi içinde yer almak üzere, İzmir’de doğdum.   Hayli zaman önce Arnavutluk Berat’tan 1913 Balkan savaşı başladığında kaderine doğru ana vatana zorunlu göç eden anne dedem ve baba ailem 1924 yılında mübadele ile Selanik’ten gelerek ana vatanda bir başka hikâyeyi başlatmışlar.   Bir yanı Arnavut kökenli olan bir annemin ve Selanik doğumlu bir babamın ilk çocuklarıyım.  Erkek kardeşim Hakan Tar ve en küçüğümüz ise Erdek’te herkes tarafından iyi tanınan ve çok sevilen CHP Erdek İlçe Başkanlığı görevini başarıyla sürdüren kız kardeşim Hale Tuna’dır.

Annemiz ev kadını Hikmet Tar, babam Ahmet Kasım Tar Türk Hava Kuvvetleri’nin ilk astsubay öğretmen pilotlarındandır.  Ben ve kardeşlerim acıları ortak olan insanların bizlere aktardıkları Balkan Kültürü ve göç hikâyeleri ile büyüdük.  Dört yaşımda babamın emekliliğiyle birlikte anne memleketim olan Erdek’e yerleştik. İlk, orta ve lise eğitimimi Erdek’te tamamladım. 1978 yılında Kara Kuvvetleri’nde subay olan eşim Şener Keçecioğlu ile evlendim ve ülkenin çeşitli yerlerinde yaşadıktan sonra emekli olup tam kırk iki yıl sonra Erdek’e geri döndük.  Kırk sekiz yıllık evliliğimizden Ozan ve Ezgi adında iki evladımız var.  Her ikisi de evli olup İstanbul’da yaşamlarını sürdürmektedirler…

Sermed Çınar  –  Ben çocukluğunuzda kalmak istiyorum bir süre. Eğitim süreciniz, sizi etkileyen isimler, yaşamınızın yönlenmesine katkı sunanlar kimlerdi? Nasıl bir çocukluk yaşadınız? Belki de okurlarımızla paylaşabileceğiniz bir çocukluk hatıranız vardır. Ne dersiniz?

Pınar Tar Keçecioğlu – Erdek’in daha yeşil,  daha mavi olduğu dönemlerinde bir çocuk olmak şimdi düşünüyorum da çok özel ve ayrıcalıklı bir çocukluk dönemiymiş diyorum. Mahalle, sokak, bahçe ve kasaba kültürünün en güzel dönemlerini yaşadığım Erdek’te çocuk olmak çok başkaydı.  Anneanne evinin sıcaklığı ve ağırlıklı olarak Giritli ve Balkan kökenlilerin yaşadığı mahallem benim huzurla yaşadığım yıllardı.  İnsan ilişkilerinde edebin, birbirini korumanın, komşuluk ilişkilerinin neredeyse kutsal sayıldığı yılların değeri bende çok özeldir.  Sevinçlerin olduğu kadar acıların da samimiyetle paylaşıldığı yıllarda çocuk olmak bana çok şey kattı.

Ben anneannemden çok etkilenerek büyüdüm.  Okuryazarlığı yoktu, lakin onun kimselere benzemeyen bir bilge tarafı vardı. Sezgileri güçlü, çalışkan ve tam bir doğa kadınıydı.  Doğanın içine elinde sepeti çıktığında o sepet otlarla dolmadan eve dönmezdi.  Hangi ot neye iyi gelir, yemekleri nasıl yapılır ben hep anneannemden öğrendim.  Tam bir şifacıydı. Doğaya olan tutkum da eminim ondan geliyor.

Okuma alışkanlığımı babamdan kazandım. Evimize her gün günlük gazete alınır ve babam tümüyle gazeteyi okumadan bırakmazdı.   Beni de zamanın çocuk dergisi olan “Doğan Kardeş” dergisine abone yapmıştı.  Yine o dönemlerde, duygusal hikâyeleri herkesçe bilinen Kemalettin Tuğcu kitaplarını soluksuz okurdum.  Güzel bir çocukluk geçirdim.  Erdek’in en yeşil ve en mavi olduğu yıllarda çocuk olmak harikaydı…

Annem ilk öğretmenimdi. Evimizin içinin temizliği kadar dışının, kapı önü ve sokağın temizliğinin çok önemli olduğunu anlatan, doğayı korumanın her yaşta görevimiz olduğunu öğreten, hiçbir canlıya zarar vermememizi tembihleyen canım annem.  Eşimle birlikte çocuklarımızı biz de anne ve babalarımızdan öğrendiğimiz gibi yetiştirmeye özen gösterdik ve onlar da doğa dostu çocuklar oldular.  Başka bir yaşama yolcu ettiğimiz başta annemiz ve babamız olmak üzere tüm kaybettiklerimizi rahmet ve şükranla anıyorum.

Ayrıca Cumhuriyet öğretmenlerimizin elinde vatan sevgisi ile yetiştirilmenin onuruyla kendilerine ne kadar teşekkür etsem de onlara olan vefa borcumu ödeyemeyeceğimi biliyorum.  Eğitimimde emekleri geçen, liderimiz, önderimiz, ülkemizin kurucu Cumhurbaşkanımız “Gazi Mustafa Kemal Atatürk “ sevgisini yüreklerimize mühürleyen değerli öğretmenlerime sonsuz teşekkür ederim…

Deniz Aydın  –   Yazarlarla ve ressamlarla söyleşiler yaparken, eserleriyle ilgili konuşurken etkisi altında kaldığım duygularım vardı. Bir yandan söyleşiden büyük keyif alırken, diğer yandan hemen programın bitmesini, içimde uyanan engellenemez yazma arzumun nihayetlenmesini isterdim. Ne anlatılsa etkilenir, yaptıklarına öykünürdüm. Bu bende sonradan oluşan bir durum değildi. Çocuk yaşımda da böyleydim. Kitap okurdum ve hemen yazmak isterdim. Arkadaşlarımla sohbet ederken yine yazmayı düşünürdüm. Kendinizi sonradan yazarlığa adım atmış olarak tanımlıyorsunuz. Yine de sormalıyım. Yazarlığınız gerçekte ne zaman başladı içinizde?

Pınar Tar Keçecioğlu – Yazarlık serüvenim elli iki yaşımda Eskişehir de başladı.  Yazmakla ilgili hatırladığım, kısacık süren on yaşımda bir yazma yolculuğum var.  Hayal kurmayı seven bir çocuktum. Lakin öyle çok da gerçeklerden kopuk hayallerim de olmadı doğrusu.   Ailemin bana kazandırdığı doğa sevgisi üzerine kısa hikâyeler yazardım.  Hikâyelerin değişmeyen başrol oyuncusu olarak da adını “Bilge Dede”  koyduğum bir kahramanım vardı. Yüreğimde öylesine büyütmüştüm ki o âdeta doğanın kendisi olmuştu.  Günlük tutar gibi, arkası yarın skeçleri gibi düzenli olarak, bir çocuk bilge dede ile birlikte günlük yürüyüşlere çıkıyor ya da bilge dedenin bahçesindeki sebzeleri, ağaçları ve çiçekleri üzerine sohbetleri sürüp gidiyordu.  İlk yazma anılarım bunlar. O zaman yazdıklarımı günümüze taşıyamadığım için hep pişmanlık duymuşumdur.   On yaşımdaki, bu yazma anısından sonra bir daha elime hiç kalem almadım. Ta ki elli iki yaşımda o meşhur seneye kadar.  İddia oydu ki; Mayaların dünyanın sonunu ve kıyameti öngördüğü kehaneti pek çok insan için bir başka yolculuğu başlatırken bense Eskişehir’de başka bir yolcuğu başlatıyordum.  Tutkuya dönüşecek, bitmeyeceğini düşündüğüm yazma yolculuğuma…

Sermed Çınar  –  Yazarlığa adım atmadan önce neler yaptınız? Ailenizden söz etseniz ayrıca.       Bu sürecinize destek nasıldı?

Pınar Tar Keçecioğlu –  O dönemde henüz yazmıyor olsam da yazarlığım eşimle birlikte çıktığım bu yolculukla başladı sanırım.  Bir kere iyi bir okur ve iyi bir gözlemciydim. Farkındalığım daima yüksekti. Eşimle evlendikten sonra ikinci bir soy ismi eklenerek Pınar Tar Keçecioğlu olmuştum. Askerlik mesleği ailece yapılan bir görev ve her üç senede bir şehir değiştirip bilmediğimiz yerlere taşınınca hayatınız da değişiyor.  “Lojman kadınları ve çocukları “ adını verdiğim yaşantımda pek çok asker eşi tanıdım.  Her birimiz farklı kültürlerden ve farklı coğrafyalardan geliyorduk.   Eşlerimizin görevleri nedeniyle zaman zaman evden uzakta olmaları, kursları, nöbetleri derken yalnızlığımızı çocuklarımızla ve birbirimizle dayanışma içinde aşmaya çalışıyorduk. Bu güzel çalışkan kadınların pek çoğu daha sonraki yıllarda yazmaya başladığımda  “Bisiklet Arka Bahçede” adlı ikinci romanımın satırlarına epeyce konuk oldular…

İlk görev yeri Malatya’dan sonra yurdun değişik yerlerinde bulunup dokuzuncu ve sonuncu görev yerimiz Ankara’dan emekli olup on üç yıl yaşayacağımız Avrupa şehri olarak gördüğüm Eskişehir’e çocuklarımızın yanına geldik.  Ardından çocuklarımız evlenip yuvadan uçunca biz de eşimle birlikte tam kırk iki yıl sonra memleketimiz Erdek’e geri dönerken yanımda yazdığım lakin henüz bastırılmamış üç romanım da vardı.  Bana her üç romanımı da okurlarıma sunma fırsatı memleketim Erdek’te kısmet oldu. Yazma sürecimde eşimden ve çocuklarımdan gördüğüm destek benim için çok değerliydi…

Deniz Aydın  –  Ülkemizin en sıkıntılı dönemleri yaşadığı günler, sizin tam da gençlik yıllarınız. Taraf olmanın, duruşunuzla var olmanın hayli kısıtlandığı darbe dönemleri. Siz bu dönemde nasıl bir yol izlediniz? Hayat görüşünüzü nasıl oluşturdunuz?

Pınar Tar Keçecioğlu –  Daha bir buçuk aylık bir bebekken başlamıştı darbe dönemlerim.  Babamın asker olarak darbe anlatıları ile büyüdüm.  Annemin yaşadığı darbe anıları ise beni ürkütmüştür.  İkinci darbe dönemini yirmi yaşımda, dönemin içinde annem gibi ben de bir asker eşi olarak yaşadım.  Unutmak ne mümkün. Sancılı, acı dolu ve arkadaşlarımızı kaybettiğimiz çok zor dönemlerdi. Bir daha yaşanmaması tek dileğimdir.  Yazar olarak siyasetten uzak durmaya çalışsam da, gerçekçi olmaktan, toplum yararını gözetmekten, doğrunun yanında yer almaktan asla vazgeçmedim. Romanlarımda doğadan sıkça söz edişim belki de günümüzdeki doğa talanlarına karşı kendimce doğadan bir özür dileyiş biçimidir.  Dünya adını verdiğimiz gezegenimizin ve doğamızın tek evimiz olduğunu hatırlatma gibi bir görev üstlendim sanırım ve her seferinde bu sorumluluğu yazarak yerine getiriyorum.  Savaşların olmadığı, korkuyla yaşamadığımız, hak, hukuk ve adaletli bir yaşamı çok özlüyorum.  Özgürce yaşayamadığımız bir hayatı özlemekle ve özlediğim bu hayatı yazmakla yetinebiliyorum şimdilik. Ülkece zor dönemlerden geçiyoruz.  Tüm olumsuzlukların sona ermesini umut ediyorum.

Sermed Çınar     Ben yazarların ilhamla yazdığına inanmam. İçinde biriktirdiklerini paylaşmaya karar verdiği konuları anlattığı yazıları olduğunu düşünürüm. Bir kütüphane gibi, eserleri arasında “zaman” geldiğinde tercihte bulunup, seçtiğini aktardığına dair savım vardır. Belki de geçmişimizle çocukluğumuzla yazmaya başlanması etkilemiştir beni bu görüşü savunmam konusunda. Yazmaya karar verdiğinizde, sizdeki duygu durumu neydi? İlk adım nasıl geldi ve sonrası?

Pınar Tar Keçecioğlu  – İlham konusunda sizinle aynı fikirdeyim.  Bugüne kadar ilham gelerek bilgisayarımın başına oturup yazmaya başlamadım. Gece veya gündüz yazayım diye kendimi hiç sınırlamadım.  İçimde yazma isteği oluştuğunda elime kâğıt kalem aldım. Yaşadıklarımla tanıklık ettiklerim, tanımadığım insanların yaşam hikâyeleri, hiç görmediğim bölgelerdeki zorlu süreçler bir zaman sonra beni o kadar dolduruyor ki artık taşmaya başlıyor diyebilirim.  Kendimi bu doluluğu sağaltıp boşaltacak bir sığınak ararken bulunca o zaman satırlara sığınıyorum, orada çoğalıyorum, satırlarımı doldurup kitap oluyorum.

Sizinle paylaşmak isterim. Sıradan bir gündeyim.  Bir an geldi, bir hal geldi ve hiç neden yokken içimde bir sıkıntı oluştu ve kendimi Yaradan ile içsel, öylesine konuşuyorum.   İçimdeki sıkıntılı hale çare mi arıyordum bilmiyorum, ama içten ve derin bir sohbetteyim. Haddimi de aşarak akşama kadar bana bir cevapla geri bildirimde bulunmasını diliyorum.  Yüreğim öyle hislerle dolu ki onları boşaltacak yer bulamazsam taşacak ve akıp gidecek.  Yani yazık olacak. Lakin nasıl yazılır, nereden başlanır, yolu yordamı nedir hiç bilmiyorum.  Hatta ne yazacağım onu bile bilmiyorum. Daha sonra günlük rutin işlere daldığımda unuttum gitti. İki saat sonra telefonum çaldı. Arayan oğlum Ozan.  “Anne bil bakalım ben şu an neredeyim?” dedi. “Eskişehir’de misin oğlum?” diye sordum. “Hayır anne. İstanbul’da büyük bir kitapçı dükkânındayım ve hayatındaki güzellikleri yazabilmen dileğimle sana bembeyaz sayfaları olan çok güzel bir defter aldım, hemen kargoya veriyorum yarın eline ulaşabilir evde ol anneciğim,” dedi.  Olduğum yerde dondum kaldım. Yarı ağlamaklı bir biçimde gün içinde hissettiklerimi, beklentilerimi anlattım.  Onun aracılığıyla bana cevap geldiğini düşündüğümü paylaşıp telefonu kapattım.  Uzun uzun ağladıktan sonra çok etkilendiğim hem de benim için en bilindik bir süreç olması nedeniyle ailemin göç hikâyesini yazmaya karar verdim. İlk aklıma gelen isim kitabımın adı olacaktı.  “Üç Ülke Bir Vatan.”  Beş yüz on iki sayfalık ilk romanımı kara kalemle elimdeki kâğıtlara yazdım ve ardından düzenleyerek bilgisayara aktardım.  Yazdıkça hafiflediğimi hissetmiştim. O günden beri de yazmaktayım…

Ertesi gün kargo ile elime ulaşan paketi yine gözlerim yaşlı açtım.  Oğlumun dediği gibi, gönderdiği bembeyaz sayfaları olan çok güzel bir defterdi.  Girişinde  “Hayata olan sevgini yazmana yardımcı olması dileğimle annem” yazılı, Ozan imzalı küçük ama benim hayatımı değiştiren bir de not eklemişti. O günden beridir ben yazıyorum…
Kızım Ezgi ise yazdığım her üç kitabımın da ilk editörü oldu ve yazma konusunda beni her zaman yüreklendirdi…

Deniz Aydın     Yazarların yazmak dışında olan uğraşları toplum tarafından görünür olmasa da, siz, her sabah bıkmadan usanmadan, umudu aşılayan cümlelerinizle derlediğiniz satırlarınızı bir biçimde fotoğraflarla birleştirip, okurlarınızla, takipçilerinizle, sevdiklerinizle paylaşıyorsunuz. Bu duygu durumu hepimizle aranızda başka bir bağın oluşmasına neden oluyor. Ben merak ediyorum örneğin sonraki günü. Teknolojinin bu alanını nasıl yorumluyorsunuz? Farklı yazarlık olabilir mi?

Pınar Tar Keçecioğlu  –  Ben görsellikten çok beslenen ve etkilenen biriyim.  Dediğiniz gibi, bir fotoğraf karesinin altına sadece kısacık  günaydın yazamıyorum.  O gün o fotoğraf karesinde gördüğüm ve beni heyecanlandıran bir şey beni mutlaka tetiklemiştir.  Hissettiğim bir duyguyu iki satırla da olsa yazıvermek bana çok iyi geliyor.  Fotoğraf altına yazdığım yazılar evet gerçekten de çok beğeniliyor.  Pek çok arkadaşım;  “Pınar sanki benim duygu ve düşünceleri yazmışsın” diyor.  Bu beni memnun ediyor.  Kısa, öz, kendime özgü lakin yüreklere de dokunabilmişim duygusuyla yeni bir yazım biçimim de olabilir. Malum yazmak özgürlüktür…

Yedi ya da sekiz yıl önce facebook sayfamda Pazar günleri “ Bir Pazar ve Bir Pınar Yazısı” adıyla doğaçlama yazılar yazıyordum. Yine görselliğinden çok etkilendiğim  fotoğraf karelerinin altına daha uzunca ve daha detaylı cümleler ekliyordum. Zaman içinde merakla beklenen bir köşe haline gelmişti. Sayfamdan izinsiz alınıp emek hırsızlarınca adım silinrek kendi sayfalarında kendi isimleriyle yayınlandığını fark ettiğimde bıraktım bu köşeyi yazmayı.

Sermed Çınar    Yazı dilinizi anlatsanız biraz da. Alışılmış kalıpların dışında olur söyleşilerimiz. Genelde yazdığı kitaplarıyla ilgili sorular yöneltilir yazarlara biliyorum. Ancak ben edebi bakışınızı öğrenmek istiyorum. Ne tür anlatımları benimsemiştir Pınar Tar? Yazı dilinde tercihleri nelerdir? Üslubunu nasıl tanımlar? Biraz anlatır mısınız?

Pınar Tar Keçecioğlu  –  Özellikle seçtiğim bir yazı dilim yok lakin kişi kendinde var olanı yazar. Ben ruhumda her mevsim ayrı güzellikleri sergileyen, doğanın sessizce gelip geçerken sunduğu renkli görsel dilini çok seviyorum. Bana çok şey anlatıyor, çünkü.  Tıpkı bir kadının içsel yolculuğu gibi akıp geçen mevsimleri kadın ruhuyla bir etmeyi, bazen doğa üzerinden kadını bazen de kadın üzerinden doğayı anlatmayı seviyorum.  Çünkü kadın ve doğa birbirine çok benziyor.  Bazen biz kadınlar sakin, huzurlu mavi bir deniz olur, bazen de dalgalanır coşar kıyıya vurur,  bazen tatlı bir meltem olurken bazen bir anda ortaya çıkan bir fırtına olup sert esiveririz.  Bazen gözyaşlarımız yağmur gibi süzülür yanaklarımızdan sessizce.  Lakin bazen kontrolden çıkar ve durduramayız, cama vurur gibi yağar sağanak olur boşalırız…  Bazen yüreğimiz soğuk karlı bir kış günü gibi olur ısıtamayız bir türlü. Bazen kırılan bir ağacın dalı gibi olur yüreğimiz acı çeker bazen de sonbahar yaprakları gibi savrulur bir köşede birikir öylece kalırız.  Bekleriz bizi oradan toplayacak birilerini sessizce ama iş yine başa düşer ve toplarız kendi kendimizi.  Ben kadın ve doğanın birbirine çok benzer olduğunu düşünüyorum. O yüzden yazım dilim daha çok kadın ve doğa üzerinedir.   Zaman zaman arada içime bir “şaman” kaçar  o zaman da mistik bir dil ile yazarım.  Tesadüflere değil de tevafuklara inanan yapım bazen dilimi derinleştiriyor.  O zaman içsel bir yolculuğa çıkar ve bu beden elbisesi içinde unuttuğum ruhumu hatırlar biraz da ruhani dilden yazarım. Yumuşak ve akıcı bir yazı dilim olduğunu düşünüyorum…

Deniz Aydın    Kitaplarınızdan söz etsek biraz. “Üç Ülke Bir Vatan” adlı eseriniz son derece yalın bir dille yazılmış. Duygu yoğunluğunuz hemen göze çarpıyor. Diğer kitaplarınızla birlikte sizden dinlesek…

Pınar Tar Keçecioğlu  –    “Üç Ülke Bir Vatan” adını verdiğim ilk romanımda, bin pencereli şehir Arnavutluk Berat’tan Erdek’e uzanan, dağlarda çoğu zaman tek başına  yapılan yolculuk  ve  yüreğimden çekildiğim ata toprağım Selanik’ten bir gemi içinde ana yurttan ana vatana gelen baba soyumu anlattım. Kaç kuşaktır oralarda yaşanan hayatlar ve bırakılmak zorunda kalınan vatan…  Cepte gelen kalpleri gibi kırık sardunya dalları ve  fesleğen tohumlarıyla çıkılan umuda yolculuk ve yeniden kurulan hayatlar…

İkinci romanım olan “Bisiklet Arka Bahçede” ise tam bir kadın romanı.  En çok bildiğim yerden yazdım. Çocukluğu ve ilk gençlik yılları bir kıyı kasabasının sakin, sessiz, huzurlu yaşantısı içinde geçmiş biri olarak çok uzun yıllar kasabamdan ayrı yaşadım.  Yeniden dönünceye değin geçmişin özlemi içindeydim hep. Ben “Bisiklet Arka Bahçede” adlı romanımı minimal yaşantıyı, sakinliği, doğanın bağrında olmayı ve kasaba yaşamını, kültürünü seven biri olarak yazdım.  Hedefimse, anılarımda yaşattığım mahalle ve bahçe kültürünü yeniden hem kendime anımsatmak hem de kıyı kasabalarının yaşamlarına bir pencere açarak günümüz gençlerinin bir de oradan bakmalarını sağlamaktı…

Bazı ruhlar benim gibi küçük kasaba yaşamlarını severler. Çünkü kasaba yaşantısı benim o kültür içinde beslendiğim görsel güzellikleri mümkün olduğu kadar korumaktadır.  Artık düzen buralarda da eskisi gibi olmasa da hala ailelerden gelen aktarımların yaşandığı, unutulmaya yüz tutsa da kadim bilgeliğin halen devam ettiği yerlerdir. Günümüzde neredeyse tüm değerlerimizden koptuğumuz, bize ait olan derin sevgi ve saygı kültüründen yoksunlaştığımız yıllardan geçerken biraz da penceremizi geçmişe açıp oradan bakabilmeli ve köklü geçmişimizi yeniden hatırlamalı diye düşünüyorum.

Benim romanlarımda doğadan çokça söz edişim belki de günümüzdeki doğa talanlarına karşı kendimce doğadan bir özür dileyiş olarak düşünülebilir. Var olma sebebimiz doğa ve dünya denen gezegenimizin tek evimiz olduğunu hatırlatma gibi bir görev üstlendim ve bunu yazarak yerine getiriyorum.  Yaşam yolumuzun bir yerinde kaybettiğimiz ve ondan sonra da hızla kaybolduğumuz, birbirimize karşı ince düşünmeyi unuttuğumuz, atalardan aktarım olarak gelen değerlerimizi küçümsediğimiz, paylaşmayı ve birbirimize destek olmayı belki de kaybolduğumuz o yol üzerinde biraz gerilere dönerek bir gün yeniden hatırlayacağız diye düşünüyorum…

Bugüne kadar değerlerimiz üzerinden korunduğumuzu düşünenlerdenim.  Ancak bu geleneklerimiz, değerlerimiz, kültürümüz ne yazık ki hızla unutulup bize ait olmayan kültürlerin kıskacında kaybolmaya başladı.  Önce değerlerimizi sonra dilimizi yitirmeye başladık. Bu çok vahim doğrusu. Ben şimdilerde içimdeki o eskilerde kalmış kültürün kadim bilge sesi ile yazıyorum.  Eski bir hikaye anlatıcısı gibiyim.  Çok eskilerde kalmış bir hikâyeye “bir varmış bir yokmuş” diye başlar gibiyim.  Bazen geçmiş güzel günlerin masalcı teyzesi gibi hissetmekteyim kendimi ve çok sevmekteyim bu halimi…

Son çıkan “Fesleğen zamanıydı” adlı romanımda yine hüzünlü bir göç hikayesinde, hem göç hem de ana vatanda kurulan yeni hayatlarında bir ailenin üç kuşak kadınlarının aşklarının anlatıldığı bir öykü var. Yaz mevsiminin olmazsa olmazı olan fesleğen ise üç kadının yaşadıklarında başrolde.  Bu yaz bir saksı fesleğen alıp, yanında  “Fesleğen Zamanıydı” okunursa, mis kokulu yaz aşklarının büyülü dünyasında dolaşmak pek keyifli olabilir…

Aslında yazdığım romanlarım okunur ya da okunmaz bunun derdinde değilim. Ben sadece yazıyorum ve okura sunuyorum.  Mutlaka bir okura denk gelecektir buna inanıyorum.  Ben unuttuğumuz tüm bu güzel değerlerin değersizleştirildiği, hızla yozlaştırıldığı günümüzde bunları yazıp yeniden hatırlatmayı ve genç kuşaklara aktarmayı kendimde bir görev bildim.  İnsanın ruhu ne ile ilgileniyorsa onu yazar.  Aslında yazan her kişi kendinde var olanı  yazar.  Ben içinde yaşadığımız dönemi sevemeyenlerdenim. Kendimi ruhumla varlığımla bu döneme ait hissetmiyorum.  Her şey daha zorlaşacak öyle görünüyor.   Benim gibi düşünüp o yılların özleminde olan pek çok ince ruhlu insan da var.  Lakin aynı güzel dönemlerden geçen bizler hiç değilse geçmişi anımsayarak, anlatarak, yazarak o dönemlere bir vefa borcumuzun olduğunu bilip herkes kendince ne yapabilirse yapıp bu vefa borcunu ödemeli diye düşünüyorum…

Bundan sonra da yazacağım romanlarımda geçmişin esintileri eşliğinde bazen güneşin ılık ışıklarıyla ısınıp bazen ilkbaharın bereketli yağmurlarında toprak kokusunu içimize çekeceğiz. Bazen sonbaharın tatlı serinliğinde yaprakların eşlik ettiği sarı kızıl gezintilere çıkacağız.  Bazen biraz üşüyüp hırkamıza iyice sarılacağız.   Bu arada sizler de her bir satırda size merhaba diyerek gülümseyen sizin her yaşınızdaki halinizle karşılaşacaksınız ve bu karşılaşmayı çok seveceksiniz…

Deniz Aydın  –  Sermed Çınar  –   Kitaplarınızın tanıtım yazılarında, anlatım dilinizde fark edilen ruhsal derinlik çok etkileyici.  Medya sektörümüzde sıkça kullandığımız türlerin hem çok içinde, hem çok dışında gibi. Okuyucunun, ilk satırlarınızda hemen zihnine derinlemesine nüfuz eden anlatım biçiminiz var. Bir yandan “alıp başını gitmek/hayata yeniden başlamak” duygusunu uyandırıyor kişide, diğer yandan, göç hikâyenizde aktardığınız gibi, acının içten yaşandığı gerçek yaşam öykünüzle dile gelen aidiyet hissini. İmza gününüzde üç beş dakika ayaküstü sohbetimizde de aynını yaşamıştık Sermet Çınar ile. İnsanı kucaklayan, paylaşma arzusunu çoğaltan bir diliniz var, hüznü, sevinci birlikte sunmayı ilke edinen. Kendi rüzgârınız var sanki. Tümü için teşekkürler.  Şimdi bu yazı dizimizin özgün bir bölümüne geçelim ve sizleri okurlarınızla baş başa bırakalım. Yazar, romancı, Pınar Tar Keçecioğlu satırlarımız sizin. Mesajınız, varsa anlatacaklarınız adına. Tekrar teşekkürler…

Pınar Tar Keçecioğlu  –  Güzel sözleriniz için, yazma yolculuğumu dinlediğiniz için ve bu imkânı bana verdiğiniz çok teşekkür ederim. Ben kadın yazarlarımızın daha da çoğalması dileğimle diyorum…


Haberi Paylaşmak İçin

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir