Cuma, Haziran 5, 2026
Köşe YazısıManşet

Haberi Paylaşmak İçin

DEVRİM NİKAHI

Ankara’nın merkezi Kızılay Semti’nde, Sağlık Sokak’ta ; bu sokağı eskiler, tüm protesto mitinglerinin merkezi olarak anımsayacaktır; o zamanlar daha biber gazının icat edilmediği, sadece copun iş gördüğü, hükümetlerin de bu protestolara sıcak baktığı bir dönemden bahsediyorum, yani pire berber iken, deve tellal iken döneminden; evet bu sokak’ta eski solcuların bir derneği vardı. Binanın son katı ama iki kişilik asansörlü, halen durur mu bilmem, eski çamlar bardak olmuştur muhtemelen.

Dernek, her zaman çayın içildiği, bazen de ev yapımı böreğin yendiği, çoğunluğu 20 sene yatmış insanların sohbet ettiği bir yerdi. Bu insanlar üniversite dönemlerinde mapusa düşmüş ilerici insanlar, içeride de kendilerini sürekli geliştirip, okumuş, kişilerdi, yani onlarla sohbet etmeniz bir ayrıcalıktı. Derneğin özelliği, burada çay veya böreğin bir fiyatı yoktu, gönlünüzden ne koparsa, he ! o gün paranız yoksa, zaten kimse sizden para talep etmezdi. Dernek binasının giderleri, ağırlıklı olarak, ilk Türk Çizgi Romanını çizen şahıs tarafından karşılanıyordu.

Derneğin bence en güzel faaliyeti, üniversiteye girecek olup da dershane parası bulamayan öğrencilere, üyelerden, derneğin bir odasında her türlü ders veriliyordu ve o sene istenilen bölümleri kazanmada yüzde seksen de başarı sağlanmıştı.

Daha nikaha gelemedik, bu gidişle, aklıma yazarken bazı anılar gelince, oralara sapıyorum ve nikah sonuç bölümünü bulacak gibi. Dernek içerden çıkanlara yardımcı olmaya çalışıyor, bunlardan yirmiliklerden, bir bayan da yeni çıkmış, dernek de, çay dağıtıp, yaptığı börekleri satarak, geçimini sağlasın diye iş imkanı vermiş. Tanıştık, bize ilk sorduğu bir erkek ismi oldu, her neyse, onun daha tam bir senesinin olduğunu öğrenip bildirdik.

Bu bayan arkadaşımız, zamanın meşhur bir avukatının yanında; bilgisayar aygıtının daha icat edilmediği dönemde; Türkiye’nin bir çok vilayetine, ilçesine, köyüne avukatın müvekkillerine evrak götürüp getiriyormuş. Örgüt kendisinin bu kuryeliğinden faydalanarak, gittiği yerlerdeki örgüt mensuplarına, yazılı ya da sözlü bilgi taşıtıyormuş. Hepsi bu! ne eksik, ne fazla, iyi hal indirimi de olmadan yakalanıp 20 seneye mahkum oluyorsunuz. Heyhat! gençlik gitti, mapusta ne şartlarda yaşanabildiğine değinmek istemiyorum, o konu zaten bir kitap tutar, iyi kötü yatmayanlar da tahmin edebilir.

Tahmin edemeyenler için, bu kızımızın yaşadığı bir olayı anlatmam, zaten insanın özgürlüğünün kısıtlanması ne hale geldiğini ortaya koyacaktır. Sahne kadınlar koğuşu, artık elde çamaşır

yıkamaktan bıkmış mahkumlar kazan kaldırıyor, bir çamaşır makinası alınsın diye; bir parantez açayım, bugün halen koğuşlarda çamaşır makinası yok, ola ki bir zengin düşer de hapishane kantininden alıp hediye ederse ne ala; neyse sonunda açlık grevi, kaşıklarla demir parmaklıklara vurarak, günler süren gürültülü protestolardan sonra, yönetim imana gelip bir çamaşır makinası alıyor. Satıcı gelip makinanın kullanımını izah ettikten sonra da gidiyor. Gece oluyor kadınlar bismillah makinayı kullanacaklar, makina çalışmıyor. 50 kişi deniyor ne mümkün. Kazan kaldırılıyor, satıcı yatağından kaldırılıp koğuşa getiriliyor, ‘Hanımlar bunun fişini kim çekti’ diyor. İçerde işte böyle olursunuz, IQ tavana da vursa bitersiniz.

Kahramanım kızımızı, bazı hafta sonları evime alıyor, onu en rahat yatacağı yatakta misafir ediyor ve sabah, bir tek kuş sütü eksik kahvaltıyı hazırlıyordum. Sonrasında Ankara’yı geziyor, iyi mekanlarda vakit geçiriyorduk. Dernekten çok kişi benim yaptığımı yapıyordu. Kayıp 20 yılı geri getirmek mümkün olmadığı veçhile, ancak bundan sonrasında gün görmesini istiyorduk.

Fakirlik, öyle bir illet ki elinizden bir tutan olmazsa çıkamazsınız. Kızımız, 7 çocuklu bir aileden geliyor, anne dayanamayıp kaçıp gitmiş, baba 5 çocuğunu besleme olarak vermiş. Kahramanımız sözde şanslı, zengin evine düşmüş, bir türlü mutlu olamıyor. Evin hanımı; yine karşımıza çamaşır makinası çıktı; kızım çamaşırları yıka diyor, kızım bulaşık makinasını çalıştır diyor, görmediği, beceremediği için makinaların başında sessizce ağlıyor. Ev hanımı tavuk grill söylüyor, iyi kısımlarını didikleyip gerisini çöpe atıyor, kızımız tavuğun başında yine ağlıyor. 9 kişilik ailesine bir tavuk geldiğinde, anne baba butları, çocuklar diğer taraflarını, en küçükler ise sakatat ve derisini paylaştıklarını hatırlıyor, tavuğu yiyemiyor. ‘Abi, anlayacağın benim örgütten başka şansım yoktu’ demişti.

Günler günleri kovaladı, bir sene çabuk geçti, bir de baktık ki bizim kızın merak ettiği, sordurduğu delikanlı derneğe çıkagelmiş. Saçları omzunda, yani içeri girdiği dönemdeki saç modası değişmemiş, tabi ki içerde öyle moda diye bir kavram yok, haklı. Delikanlı her ne kadar kızımızdan yaşça küçük olsa da, birbirlerinde gözleri varmış, birbirlerini içten içe severlermiş; o dönemde kızlar korumada olur, kimse yan gözle dahi bakamazdı. Bir iki ay sonra, bu çiftimize devrim nikahı yapmaya karar verildi.

Devrim nikahı, dini nikah gibi, günün şartlarına uygun olarak icat edlimiş nikahtır. Osmanlı padişahları, haremlerini aklamak için dini nikahı icat etmişler; yani Kuranda yeri yoktur. Günümüzde resmi nikahla birlikte imam nikahının yaptırılması güzel bir tercih ancak sadece imam nikahı ile oturanlar biraz düşünsün. Devrim nikahına gelecek olursak, dedim ya şartlara uygunluktan doğmuş bir tercih. Aranan sol görüşlü çiftlerin resmi nikah yaptırma şansı olmadığı için, aynı biz de çiftin talebi doğrultusunda bu geleneği sürdürerek kahramanlarımıza, birbirlerine, aynı batılı ülkelerde kıyılan nikahlarda, gelin ve damadın vaat ve sevgi dolu sözleri ile arkadaş gurubu içinde, tanrının huzurunda yapılan bir törenle evlendirdik.

Hikayenin keyifli olduğunu, sizlerin de keyif aldığınızı düşünerek noktalıyorum, hele bir de bütün bunlara şahit olmak var ya, düşünün yazar bunları hatırlayıp, yeniden yaşıyor, sayenizde ‘happy hour’.

 


Haberi Paylaşmak İçin

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir