Cuma, Ağustos 21, 2026
Köşe YazısıManşet

Haberi Paylaşmak İçin

KÂĞIT KESİĞİ

O sabah, hastane odasının soğuk floresan ışığında dedemin elini son kez tuttum. Avucunun içi kuru toprak gibiydi; Ege’nin tepelerinde rüzgârın savurduğu ince toz gibi. Ne kadar tutarsam tutayım ısınmıyordu, sanki içindeki ateş çoktan sönmüştü, geriye sadece kül kalmıştı. Damarları mavi değil, kül rengiydi; içlerinden kan değil de yılların tortusu akıyordu sanki. Parmakları dümdüz uzanmıyordu artık, bir pençe gibi kıvrılmıştı içeri. Eklemleri şişmiş, tırnak diplerinde derin, kara çizgiler vardı. O çizgilerin içinde ne arıyordum bilmiyorum. Belki bir adanın izini, belki bir zeytin ağacının gölgesini, belki de geçip giden bir yüzyılın ağırlığını. Doksan altı yaşındaydı ve artık kimseyle konuşmuyordu. Sadece nefes alıyordu; içinde bir yerlerde asırlık bir çınarın hışırtısını taşıyan bir nefes. O nefesi dinlerken, bazen ağzından dökülen incecik bir hırıltı, odanın sessizliğinde yankılanıyordu. Sanki bir şeyler söylemek istiyor, ama sesi artık onu taşımıyordu.

Çocukluğumda bir yaz akşamı, dedemin dizine oturmuş, balkondan denize bakıyorduk. Ben daha sekiz yaşında falandım. “Dede, memleketin neresi?” diye sormuştum. Uzun süre cevap vermedi. Dalgalara bakıyordu, gözleri dalgın, parmakları saçlarımda dolaşıyordu. Sonra “Denizin bittiği yer,” demişti. “Deniz hiç bitmez ki,” diye itiraz etmiştim. Omzuna hafifçe dokunmuş, “Biter oğlum, biter. Ama biten deniz değil, insanın gözüdür,” demişti. O zaman anlamamıştım. Şimdi o gözlerin kapandığı odada otururken, dedemin denizi hiç bitmeyen bir acı gibi taşıdığını anlıyordum. Onun baktığı deniz, karşı kıyıda başka bir hayat bırakmıştı. Adı Mustafa. Kimliğinde öyle yazıyor. Ama ben ona hâlâ Mihail derim içimden. O bana bir kere, çok eskiden, bir gece sigara içerken, “Mihail’di adım,” demişti. Sonra bir daha ağzına almadı bu ismi. Sanki söylenmesi yasak bir küfür gibi, dilinin ucundan dökülse dünya başına yıkılacak bir sır gibi sakladı. Şimdi o sırla birlikte gidiyor işte. Makinelerin ritmik tıslaması altında, oksijen tüpünün hırıltılı solgunluğunda, hastane odasının cılız beyazlığında koca bir tarih sessizce sonlanıyor. Monitördeki yeşil çizgi gidip geliyor, her seferinde biraz daha alçalarak, tıpkı deniz kenarında çekilen bir dalga gibi. Ben o dalganın geri dönmeyeceğini biliyordum.

Oysa yıllardır bu anı bekliyordum. Sesi tamamen kısılmadan, kelimeleri birer birer avuçlarımdan kayıp gitmeden önce yakalamak istiyordum onu. Üniversitede tarih okuyordum ya da okumaya çalışıyordum. Kütüphanede onlarca kitap karıştırmış, arşivlerde tozlu belgeleri saatlerce incelemiştim. Akademisyenlerin ağdalı cümlelerle anlattığı “Mübadele”yi, dedemin çatlak dudaklarından dökülecek tek bir “ah” ile anlamak istiyordum. Ama anlatmadı. Hiçbir zaman anlatmadı. Sordukça gözlerini kaçırdı, ellerini ovuşturdu, ayağa kalkıp mutfağa gitti, “Geçti gitti,” derdi hep. “Geride kaldı.” Ama geride kalan hiçbir şey geçip gitmezdi ki. Dedemin avuçlarındaki kara çizgiler gibi, biriktikçe derinleşir, kabuk bağlayan yaralar gibi her mevsim yeniden kanardı. Bir keresinde televizyonda bir Yunan türküsü çalmıştı, dedem birden ayağa fırladı, gözleri dolu dolu, “Kapat şunu,” demişti. Ben o zaman çocuktum, şimdi o türkünün sözlerini hatırlıyorum; bir anneyi, bir limanı, bir dönüşü anlatıyormuş.

Cebimde duran ses kayıt cihazına dokundum. Plastik kasası parmaklarımla ısınmıştı, ama üzerindeki kırmızı tuşa hiç basmamıştım. O gün de basmayacaktım. Çünkü dedem konuşmuyordu; sadece bakıyordu. Cam gibi bakan gözleriyle tavandaki ampule, sonra bana, sonra boşluğa. O bakışta ne kadar yük vardı, kimse bilmez. Eve gidince onun eşyalarını karıştırmam gerekecekti. Annemler “temizlik” diyordu buna. Eşyanın bir ruhu varsa eğer, bir insanın ölümünün ardından yapılan o hoyrat tasnife ne demeli? Ben yağmalamak diyorum. Geçmişi yağmalamak. O yağmanın içinde bir parça hakikat bulabilmek için saatlerce toz yutacaktım. Belki bir fotoğraf, belki bir mektup, belki de hiçbir şey. Dedemin göğsü son bir kez kalktı. İncecik, ürkek bir kalkıştı bu, sanki nefes alırken bile izin istiyordu. Makine uzun, düz bir çizgi çizdi. O çizgi, bir sınır çizgisi gibiydi; orada bitiyordu her şey. Odanın içinde birkaç saniye kimse kımıldamadı. Hemşire perdeyi çekti, annem ağlamaya başladı, ben ise dedemin elini bırakmadım. Avucundaki son sıcaklığın kayboluşunu hissettim. Dışarıda martılar çığlık attı. Burası İzmir’di. Girit’ten gelenlerin şehri. O martıların sesi, dedemin duymaktan korktuğu ama özlediği bir şeydi belki. Ertesi gün annemle birlikte evinin kapısını açtığımızda burnuma keskin bir lavanta kokusu çarptı. Ama altında daha ağır, daha eski bir koku vardı: Küf, eski kâğıt, tuzlu ekmek, biraz da soğan ve uzun yıllar boyunca oraya sinmiş bir yalnızlık. Annem perdeleri açarken, “Çok yaşadı çok şükür,” dedi. Sanki yaşamak bir marifetmiş gibi. Oysa asıl marifet, yaşarken taşıdıklarını sindirebilmekti. Dedem sindirememişti. Onun midesi hep ekşirdi, geceleri su içmeye kalktığında ayakları birbirine dolanır, karanlığın içinde görünmez duvarlara çarpardı. Çocukken ben onun uyurgezer olduğunu sanırdım. Şimdi anlıyorum; uyurgezer değildi, sürgündü. Uykusunda bile vatanından kovalanıyordu. Rüyasında Rumca mı sayıklardı, yoksa Türkçe mi? Ona hiç sormadım. Ama bir gece yarısı onu mutfakta otururken bulmuştum, elinde bir bardak su, dudakları kımıldıyor, ama hiç ses çıkmıyordu. Belki de artık hangi dilde dua edeceğini unutmuştu.

Ben doğrudan mutfağa, tezgâhın altındaki tahta sandığa yöneldim. Annem çoktan gardıroptaki takım elbiseleri ayıklamaya başlamıştı. “Bunları Temizlik Vakfı’na veririz,” diyordu. “Kravatları da çöp.” Kravatları çöp. Bir ömrün boyun bağı, çöp torbasında son bulacak kadar değersizdi. Sandığın kapağını kaldırdım. İçeriden ağır, mayhoş bir koku yükseldi. Üzerinde desenler silinmiş bir mendil, bir kutu dolusu eski saat kordonu, paslı bir ustura, birkaç düğme, yarım kalmış bir iğne iplik ve en dipte, sararmış gazete kâğıtlarına sarılı bir tomar. Tomarı çıkardım. Kâğıtlar o kadar kuruydu ki dokunur dokunmaz hışırdayarak köşelerinden kırılıp döküldü. Gazetelerin tarihleri 1940’ları gösteriyordu. İçinden ince, çizgili bir okul defteri çıktı. Defterin kapağında leke vardı. Kahve mi, çamur mu, kan mı? Kapağını araladım, parmaklarım hafifçe titriyordu. İlk sayfada Arap harfleriyle yazılmış satırlar gördüm. Dedem Osmanlıca bilirdi ama hiç yazdığını görmemiştim. Sayfaları çevirdikçe yazı Latin harflerine dönüyordu. Tarih yoktu. Başlık yoktu. Sadece bir cümle ile başlıyordu: “Adım Mihail. Bunu buraya yazıyorum ki ileride bir gün Mustafa olarak öldüğümde, kimse Mihail’in de yaşadığını unutmasın.” O anda boğazım düğümlendi. Defteri iki elimle sıkıca kavradım, sanki uçup gidecekmiş gibi. Anneme seslenmedim. Mutfak sandalyesine oturdum, lavanta ve soğan kokularının arasında, dedemin ruhuyla baş başa kaldım. Sayfaları çevirmeye devam ettim. “Bana hep ‘Giritli’ derler. Ama Girit beni çoktan unutmuştur. Resmo’nun dar sokaklarında top oynadığım günleri ben de yavaş yavaş unutuyorum. Ama burnuma kekik kokusu geldi mi içim gidiyor. Biliyorum, buradaki kekik Girit’teki gibi kokmaz. Onunki biberiye ile karışıktır. Bizim dağlarımızda yaban nanesi de biter. Annem sabahları o naneyi toplar, çay demlerdi. Babam papazdı. Evet, buraya yazıyorum. Babam Resmo’da bir papazdı. Adı Yorgaki’ydi. Annem Eleni. Benim adımı da büyük dedemin adı Mihail koymuşlar. Kilisede vaftiz olduğum günü hatırlarım; su soğuktu ve rahip sakalımdan öptü beni. Komşumuz Mehmet Ağa vardı. Onun oğlu Mustafa ile ikimiz aynı yaştaydık. Aynı sokakta büyüdük, aynı ağaçtan dut çaldık, aynı denizde yıkandık. Rumca bilmezdi Mustafa, ben Türkçe bilmezdim. Ama anlaşırdık. Çocuktuk çünkü. Çocukların dili birdir. Açlık, susuzluk, gülmek ve ağlamak birdir.” Birkaç sayfa sonra, el yazısı daha telaşlı olmuş, mürekkep damlaları sayfaya saçılmıştı.  “1924’ün başında gâvur dediler bize. Yunan askerleri çekilirken biz de gidelim dediler. Babam ‘Gitmeyelim’ dedi. ‘Komşumuz Mehmet Ağa var, kimse bize dokunmaz’ dedi. Ama dedem öldürülmüştü Mora’da. Korku insanı tutunca bırakmaz. Bir gece ansızın kapımız çalındı, jandarmalar gelmişti. ‘Ya gemi ya ölüm’ dediler. Bindik bir gemiye. Koca bir şilepti. Zifiri karanlıktı ambarın içi, ama o karanlığın içinde binlerce ses vardı. Keçilerin melemesi, eşeklerin anırması, bebek ağlamaları, yaşlı kadınların mırıldandığı dualar… Hayvanların nefesi buhar gibi üzerimize çöküyor, samanların üzerine düşen o keskin amonyak kokusu midemi bulandırıyordu. Hayvanlarla birlikte ambara koydular bizi. Yerde saman vardı ama ıslaktı, kokmuştu. Karanlıkta Mustafa’yı aradım. ‘O Türk, o kalsın’ dediler. Mustafa ağladı. Ben de ağladım. Keşke onunla son bir şey söyleyebilseydim. Ama dilim tutuldu. Vapur hareket ettiğinde kıç tarafa koştum. Geminin hareket ettiğini hissettiğimde, tahtaların altından gelen bir gıcırtı bütün o sesleri bastırdı. Merdivenlere tırmandım, güvertenin soğuk demirine yapıştım. Resmo’nun ışıkları yanıp sönüyordu. Önce netti, sonra titreşti, sonra gözle görülür şekilde küçüldü. Mustafa’nın evinin penceresinde bir mum ışığı gördüm. O mumun sönmesini mi bekledim, yoksa kendimi mi kandırdım bilmiyorum. Ama o ışık sönünce, içimdeki bir şey de söndü. Babam dua ediyordu. Ama hangi dili kullanacağını şaşırmıştı. Türkçe mi, Rumca mı? ‘Allah’ım’ mı desin, ‘Theos’ mu? Galiba ikisini de demedi. Sadece inledi. Annem başını omzuma yaslamış, ağlıyordu. İlk kez bir kadının ağladığını duydum. O ses, dalgaların uğultusuna karıştı.”

Sayfayı çevirdim. Mürekkep solmuş, harfler eğrilmişti. Ama yazı devam ediyordu, sanki yıllar sonra yeniden başlamış gibi. “İzmir’e çıktığımızda bana Mihail dediler, kimse dönüp bakmadı. Çünkü burada binlerce Mihail vardı. Bütün Mihail’ler, Yorgi’ler, Eleni’ler bir şehrin kıyısına kusulmuştu. Bize ‘mübadil’ dediler. Sanki bir eşyaydık. Değiş tokuş edilen bir mal. Bir yıl sokaklarda yattık. Annem tifüsten öldü. Babam bir sabah iskeleye çalışmaya gitti, bir daha dönmedi. Onu aradım, bulamadım. Belki de dönmek istemedi. Ben on üç yaşındaydım. Açlıktan karnım sırtıma yapışmıştı. Bir sabah çöpten ekmek ararken karşıma Mustafa çıktı. O çöplükte ekmek ararken, üzerime bir gölge düştü. Korktum. Ama gölge sopa değil, bir el uzattı. O elin avucunda bir yara izi vardı, çocukluğumdaki bir kavgadan kalma. Mustafa’nın o gün giydiği ceketin dirseği yamalıydı, ama gözleri aynıydı; o eski, çocukluk gözleri. Başımı kaldırdım. Mustafa. Tıpkı eski günlerdeki gibi sırıtıyordu, ama gözleri ağlamıştı. ‘Ne yapıyorsun burada?’ dedi. ‘Ölüyorum,’ dedim. O an beni kaldırdı, sırtımdaki tozları silkeledi. ‘Sen ölmezsin Mihail. Sen benim kardeşimsin. Ama bundan sonra adın Mustafa. Söyle bakalım, Mustafa de.’ Dilim dönmüyordu. ‘Mu… Mu…’ diye kekeledim. Yüzüme ekmek gibi sert bir tokat attı. ‘De!’ dedi. ‘Mu-sta-fa.’ Dedim. Ağzımda yabancı bir tat. O tat, hayatımın geri kalanında dilimin ucunda kaldı. Beni aldı, Kemeraltı’nda bir handa çalışan dayısının yanına götürdü. ‘Bu benim kardeşim, adı Mustafa’ dedi. ‘Bundan sonra ona Mustafa diyeceksiniz. Yoksa ekmek vermezler.’ O gün öldüm ben. Mihail, Kemeraltı’nın taş avlusunda, Mustafa’nın bakışları altında toprağa verildi. Yeni adımı ezberledim. Mustafa. Türk. Müslüman. O gece tuvalete gidip kendi kendime Rumca ‘Pater imon’ dedim. Dilim damağımda yabancı bir tat bıraktı. Tıpkı yediğim ilk kuru fasulye gibi.”

Defterin arasından sararmış, kenarları yanık küçük bir fotoğraf düştü. Fotoğrafta iki çocuk vardı. Biri keten gömlekli, açık renk saçlı, güneşten yanık tenli. Diğeri fesli, esmer, gülümsüyor. İkisi de çıplak ayaklı. Bir taş duvarın önünde kollarını birbirlerinin omzuna atmışlardı. Arkasında silik bir Rumca yazı: “Mustafa ve Mihail, Resmo 1922”. O fotoğrafa uzun uzun baktım. Dedem hangisiydi? Açık renk saçlı olan. Diğeri Mustafa. Ama dedem sonradan Mustafa olmuştu. İkisi de artık aynıydı.

Gözlerim yandı. Dedemin bana neden hiç Rumca konuşmadığını, neden televizyonda bir Yunan şarkısı çaldığında ağlayarak kalkıp odasına gittiğini, neden gece yarısı bazen bahçeye çıkıp denize doğru uzun uzun baktığını şimdi anlıyordum. O sadece coğrafyasını değil, sesini de kaybetmişti. Dilin evinden sürülen bir adamdı o. Kelimeleri mülteciydi. Cümleleri yetim. Okumaya devam ettim. Sayfalar ilerledikçe el yazısı daha bir titrek, daha bir yaşlı oluyordu. Son sayfalar yakın tarihe aitti. Bir tanesinde şöyle yazıyordu: “Bugün doksan altı yaşıma girdim. Torunum Deniz geldi. Elinde bir ses kayıt cihazı var. Derdimi anlatmak istiyor. Ama anlatamam. Çünkü ben kimim bilmiyorum ki. Mustafa mıyım, Mihail mi? Yoksa ikisinin kavgasından doğan üçüncü bir ölü mü? Bana sürgün diyorlar. Oysa ben sürgün falan değilim. Ben bir kâğıt kesiğiyim. Bir kalem darbesiyle sınır değişmiş, ben ikiye ayrılmışım. Yarısı Girit’te kalmış, yarısı İzmir’de çürümüş. Deniz’e ne diyeyim? ‘Oğlum, benim vatanım neresi biliyor musun? Mustafa’nın bana ‘kardeşim’ dediği o an.’ mı diyeyim? Bunu anlamazlar. Onlar vatanı toprak sanır. Oysa vatan bazen bir bakıştır. Bir çift gözün içindeki merhamettir. Ben o merhameti gördüm. Ama ömrüm boyunca ne Mustafa olabildim ne Mihail. Ne burada ne orada. Şimdi ölüyorum ya… İşte şimdi kavuşacağım. Çünkü ölümün dini, dili, milleti olmaz. Ölüm, bütün sürgünlerin ana vatanıdır.” Defteri kapattım, ellerim hâlâ titriyordu. Annem elinde bir poşet dolusu eski gömlekle içeri girdi. “Ne o, bir şey buldun mu?” diye sordu. Gözlerimin kızardığını görünce sustu. Ne diyeceğimi bilemedim. “Babanın eski defterleri işte,” dedim zorla. “Tarihle ilgili notlar.” Annem omuz silkti, “Ne işine yarar, at gitsin,” dedi. Ama o defteri yumruğumun içinde sıkıca tuttum.

O gece eve gitmedim. Dedemin boş evinde, onun yatağında yattım. Yastığı hâlâ onun kokuyordu; tütün, kolonya ve deniz kokusu. Uyuyamadım, saatlerce tavana baktım. Zihnimde dalgalar, gemiler, çocuk çığlıkları… Sabaha karşı uyandığımda cebimdeki ses kayıt cihazını çıkardım. Kırmızı tuşa bastım. Ve sessizliği kaydetmeye başladım. Dedemin konuşamadığı, söyleyemediği ne kadar kelime varsa o sessizliğin içinde saklıydı. O kaydı dinleyenler belki hiçbir şey duymayacaktı. Ama ben o sessizliğin gürültüsünü duyuyordum. Dalgaların sesini, vapurun çığlığını, bir çocuğun kaybettiği adı sayıklamasını, bir annenin tifüs ateşindeki iniltisini, bir babasız kalan çocuğun çöpten ekmek ararkenki hıçkırığını… O gece dedemin ruhu evin içinde dolaştı mı bilmiyorum, ama sabah olduğunda yastığım ıslaktı.

Bir hafta sonra bir karar verdim. Madem dedem kavuşamamıştı, ben kavuşturacaktım. Bir punduna getirip anneme “Girit’e tatile gitmek istiyorum,” dedim. Şaşırdı. “Ne işin var orada?” dedi. “Dedenin mezarını ziyaret edeceğim,” diyemedim. Çünkü dedemin iki mezarı vardı. Biri İzmir’de, üzerinde “Mustafa” yazan mermer bir taş. Diğeri Resmo’da, fotoğraftaki taş duvarın dibinde, üzerinde sadece kekik kokusu olan bir toprak. Ben o toprağı bulmaya gidiyordum.

Atina üzerinden Girit’e uçtum. Uçakta yanımda oturan yaşlı bir Yunan kadın bana İngilizce sordu: “Tatil için mi?” “Dede ziyareti için,” dedim. Kadın gülümsedi, “Herkesin dedesi Girit’ten,” dedi. O anda içim burkuldu. Kandiye hava alanından otobüse binip Resmo’ya vardığımda güneş tepemdeydi. Hava öyle sıcaktı ki, taşların üzerinde ışıltı dans ediyordu. İlk nefes aldığımda burnuma dolan koku, dedemin anlattığı gibiydi. Kekik ve biberiye. Otobüsün penceresinden gördüğüm manzaralar, dedemin tarif ettiğinden çok daha yeşildi. Zeytinlikler o kadar genişti ki, gökyüzüyle birleşiyordu. Arada bir yol kenarında duran yaşlı adamlar, dedeme tıpatıp benziyordu. Her birine bakıyorum, acaba içlerinden biri dedemin çocukluk arkadaşı mıydı diyorum. Ama hepsi yabancı, hepsi ölmüş. Sadece toprak ve ağaçlar kalmış geriye.

Dar sokaklarda yürüdüm. Turistler dondurma yalıyor, Yunan gençleri kafelerde frape içiyordu. Hiçbir şey yüz yıl öncesine benzemiyordu. Ama ben o fotoğraftaki taş duvarı arıyordum. Saatlerce yürüdüm, ter içinde kaldım. Venedik limanının arkasındaki eski mahalleye saptım. Evlerin kapıları maviye boyanmış, sarmaşıklar pencerelerden sarkıyordu. Yıkık dökük evlerin arasında, bir tanesinin arka bahçesinde bir duvar gördüm. Üzerinde asma yaprakları, sarmaşıklar. Arkasında bir zeytin ağacı. Ağacın gövdesi öyle yaşlıydı ki, dalları yorgunluktan yere eğilmişti, kabuğu çatlamış, içinden siyah bir öz sızmıştı. Fotoğrafı çıkardım, yanına gidip karşılaştırdım. Duvar aynı duvardı. Taşların dizilişi, sıvanın döküldüğü yerler, hatta sağ üst köşedeki çatlak bile aynıydı. Sadece çocuklar yoktu. O iki çocuk, şimdi çoktan toprak olmuştu.

Cebimden çıkardığım küçük bir bez torbayı açtım. İçinde İzmir’deki mezardan aldığım bir avuç toprak vardı. Ve dedemin defterinden kopardığım son sayfa. Sayfada tek bir cümle yazıyordu: “Beni affet Resmo.” O cümleyi okurken yine boğazım düğümlendi. Zeytin ağacının dibine çömeldim. Dizlerim taşlara değdi, acıdı ama umrumda değildi. Toprağı usulca oraya serptim. Rüzgâr havalandırdı birazını, tozlar ışığın içinde uçuşarak ağacın gövdesine yapıştı. Kâğıdı da bir taşın altına sıkıştırdım. Tam kalkacaktım ki arkamdan bir ses duydum. Yaşlı bir kadın, elinde bir sepet incirle bana bakıyordu. Yüzü harita gibi çizgi içindeydi. Tıpkı dedemin yüzü gibi. Siyah bir eteği, beyaz bir önlüğü vardı. Ellerinde incir suyu kurumuştu, mavi damarları tıpkı zeytin ağacının kabuğu gibi çatlamıştı. Yunanca bir şeyler söyledi. Anlamadım. Sadece “Mustafa,” dedim. “Mihail.” Kadının gözleri büyüdü. Başını kaldırıp zeytin ağacına baktı. Bir an sustu, sanki rüzgârın içindeki bir sese kulak veriyordu. Sonra incir sepetini duvarın üstüne koydu. Ellerini önlüğüne sildi. Ve hiç beklemediğim bir şey yaptı. Türkçe, ağır bir şiveyle ama tertemiz bir İzmir ağzıyla şöyle dedi:

“Benim dedem de Yanya’dan gitmiş. Adı Mustafa’ydı. O da hiç geri dönemedi. Ama ölürken ‘Kemeraltı’nda bir kardeşim var, adı Mihail,’ dedi. ‘O beni affetsin,’ dedi. Ben de seni bekliyordum.”

Şaşkınlıkla bir adım geri çekildim, neredeyse taşlara takılıp düşecektim. Kadın cebinden eski bir saat kordonu çıkardı. Gümüş kaplama, ama paslanmış, tokası kırılmış. Dedemin sandığındaki kordonun eşiydi. Tamamen aynıydı. Üzerindeki küçük gemi dövmesi, iki çocuğun bileklerinde bir zamanlar parlayan o gemi.

“Sen Deniz misin?” dedi. Şaşırdım. “Adımı nereden biliyorsunuz?” “Dedemin rüyasına giriyordun. Her gece değil ama her bayram arifesinde gelirdin. Ellerinde bir defterle.” Gözlerim doldu. “Ben sadece toprak getirdim,” dedim. “Toprak da yeter,” dedi. “Ama o kordonu al. O kordon, Mustafa’nın Mihail’den ayrıldığı gün kolundan çıkardığı son şey.

Dedem, ‘Bunu ona verin, kolunda taşısın ki, unutmasın,’ dedi. Ben unutmadım. Sen de unutma.”

Avucuma aldım metali. Paslanmıştı, soğuktu. Ama üzerindeki gemi, iki çocuğun hayali gibi hâlâ duruyordu. Parmaklarım o kordonun kavislerini hissetti. O an anladım. Sürgün dedikleri şey buydu. Bir tarafın gidişi değil, iki tarafın da birbirini unutamayışıydı. Dedem Mihail burada, Mustafa’nın hatırasıyla yaşamıştı. Öteki dede Mustafa da İzmir’de Mihail’in hasretiyle ölmüştü. Ve şimdi onların torunları, bir zeytin ağacının gölgesinde, kayıp bir gümüş gemiyi elden ele teslim ediyordu.

Rüzgâr sert esti. Zeytin ağacının dalları hışırdadı, sanki biri içinden inledi. Dökülen birkaç yaprak duvarın dibine, dedemin kâğıdının üstüne kondu. Kadın bana incir uzattı. Isırdım. Bal gibi tatlıydı, içi pembeydi, güneş ısıtmıştı. O tadı, belki dedem de çocukken tatmıştı aynı ağacın altında.

Kadına “Teşekkür ederim” dedim, Türkçe. O başını salladı. “Gitme,” dedi, “bir kahve iç.” Ama gitmem gerekiyordu. Dönüş uçağını kaçıracaktım. Yine de bir an durdum, ağacın gövdesine elimi dayadım. Kabuğu pürüzlüydü, sıcaktı. Dedemin avucu gibi.

Gökyüzüne baktım. İzmir’deki mezarlıkta toprağı azalmış bir mezar, şimdi burada, Resmo’da tamamlanıyordu. Belki de sürgünlük bitmezdi. Ama bir an için, bir kâğıt kesiğinin kanaması dururdu. Torunların ellerinde iyileşirdi yaralar. Kadın bana bir mendil uzattı, ağladığımı fark ettim. O mendili aldım, kokusunu içime çektim; lavanta değil, incir ve kekik.

Dönüş yolunda uçağın camından Ege’yi seyrettim. Altımda koyu lacivert sular uzanıyordu, güneş batıyordu, deniz altın rengine dönüşüyordu. Dedemin bir ömür boyu aşamadığı deniz, şimdi bir buçuk saatlik uçuş mesafesindeydi. Ama mesafe kilometreyle ölçülmüyordu ki. Kalbin atışıyla, hafızanın direnciyle ölçülüyordu. O deniz, iki çocuğun kollarını birbirine doladığı o fotoğraf kadar dardı aslında. Dalgaların altında ne kadar kayıp gemi, ne kadar unutulmuş isim yatıyordu kim bilir. Dedem belki o dalgaların içinde kendi sesini arıyordu, belki de sadece o gün bıraktığı Mustafa’nın yankısını.

Dedemin defterindeki son cümleyi hatırladım. Kapağın iç yüzüne, silik bir kurşun kalemle yazılmıştı: “Deniz büyürse belki bir gün beni geri götürür.” Deniz büyümüştü. Ve onu geri götürmüştü. Taş duvarın dibine, bir avuç toprak olarak da olsa.

Cebimdeki saat kordonunu sıktım. Eve döndüğümde onu dedemin mezar taşına asacaktım. Belki rüzgâr vurdukça şıngırdar, toprağın altındaki kulaklara bir ninni söylerdi. İki dilde bir ninni. İki ölü için tek bir şarkı. Çünkü bazı hikâyelerde sürgün, vuslatın ta kendisidir. O kordon, iki çocuğun bileğinden kopmuş, yıllar sonra aynı ağacın altında buluşmuştu.

Uçak İzmir semalarına süzülürken, dışarıda martılar yine çığlık atıyordu. Ama bu sefer çığlıkları bana farklı geliyordu. Artık bir ağıt değil, bir karşılama gibiydi. Sanki dedem Mihail, Mustafa’nın elinden tutmuş, körfezin üstünde uçuyordu. Ve ben, ikisinin de adını taşıyan bir çocuk olarak, nihayet evime dönüyordum. İçimdeki o çatlak, belki de sonsuza dek orada duracak, ama üzerini incir yaprakları örtecekti. Ve bir gün ben de bir zeytin ağacının dibinde, ellerimde bir saat kordonuyla, yeni bir torunun gelmesini bekleyecektim. Çünkü biliyordum ki, deniz ne kadar büyük olursa olsun, insanın hasreti ondan daha derindir; ve o derinlikten çıkan her hikâye, kâğıt üzerinde bir kesik açsa da, zamanla o kesiğin kenarları yumuşar, acısı yerini anlamaya bırakır. İşte o an, sürgün denen şeyin aslında bir başka türlü ait olmak olduğunu fark ettim. İki çocuğun o gün ağaçtan çaldığı dutların tadı bile bu topraklarda saklı. Ben o tadı buldum işte. Artık ne bir eksik ne bir fazla, sadece tamamlanmış bir hikâye.


Haberi Paylaşmak İçin

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir