HAYAT IŞIĞI
Anlatmaya başlamamın üzerinden ne kadar zaman geçtiğini söylersem inanmanız güç ama emin olun kendimi bildim bileli anlatıyorum. Böyle olunca da, hayatın hangi tür evrelerini paylaştığımı hatırlamam, ayrıştırmam ve yeni yeni hikâyeler aktarmam zorlaşıyor. Okuma yazma faslını erken geçtiğimden olsa gerek, sabi sübyan denecek çağda benim serüvenimin başladığını biliyorum. Karşılıklı konuşturduğum evdeki kitapların, aralarında düştüğü fayda yarışını kaleme alırken bütün amacım, meraklı olduğum sözlüğün, diğer kitapları açık farkla yenerek, sözcüklerin sihir dolu dünyasını çevremdekilere benimsetmekti. Gülhane parkında seyrettiğim gösterilerden fazlaca etkilendiğim kesin, oyunlar yazıp, kimi bulursam karşısına geçip anlatıyordum. Bir süre sonra, kalemimle yaptığım meddahlığın esiri oluverdim. Hazır esaret sürerken ve zamanı gelmişken, epey zaman önce değinmek istediğim bir konuyu size açmak istiyorum. Anılarımın kapıyı çaldığı bu günlerde sırası gelmiştir diye düşünüyorum. İki binli yılların hemen başlarında öykülerimde az biraz yazmıştım hatırlıyorum. O yıllarda güzel anılarım arasında kolay yer bulan Hayat Işığı Hastanesi, şimdi yazacaklarımla birlikte yerini hüzne bırakacak ne yazık ki…
Dünya Savaşı sırasında, Balkan Savaşı’nda, İstanbul işgalinde tüm askerlerimizin yaralarını saran Balat’taki “Hayat Işığı” adlı hastanede; geçmişte yurdu için cenk edenlerin, o günlerde karşılıklı cenk etmesi nedeniyle yaralananlarını tedavi ediyormuş ellilerin ortasında babam. Evlere gelişigüzel saldıran, iş yerlerini yağmalayan, hayatları darmadağın edenler ile onlara mukavemet göstermeye çalışanları. Üstelik aynı hastanede ve de yan yana. Gördükleri utanç günlerine yenileri eklenebilir endişesiyle, altmışların başında yaşanan darbenin de etkisiyle bu kadim şehri terk etmekten başka çare kalmamış ellerinde. Böylece Hayat Işığı Hastanesi serüvenimiz son bulmuş. Yılların ardından çocukluğumun oldukça zor zamanlarının geçtiği mahalleye gidince, yaşadıklarım gözlerimin önüne düşüverdi. Üç kuşak anılarım yollarında, sokaklarında, kapı eşiklerinde, bir fotoğraf karesinde benimle birlikte. Fark ettim Balat’taki evimizin önündeyim. Hiç değişmemiş, akıllara ziyan. Daldım gittim zaman tünelinin içine…
Babam canhıraş bağırıyor:
— Çekilin yoldan, açılın açılın!
Etrafımız meraklı kalabalık sokak evimize doluşmuş. Annemin telâşı, teyzemin gözyaşları.
— Ah yavrucak cayır cayır yanıyor.
Komşumuz Şükran abla, babamdan kaptığı gibi, annemin porselen fincan takımıyla takas edip, eskiciden aldığı teneke çamaşır leğeninin içine bırakıyor beni. Buz gibi su bedenimle buluşuyor. Allah’ım donuyorum. “Yapma, etme” derken, bir tas, bir tas daha…
— Zatürre olacak çocuk Şükran!
— Havale mi geçirsin abla bırak!
Derken, elden ele doğru yatağa. Burnumda mis gibi sabun kokusu, yumuşacık havlular.
Hayret! Ben hastalanmasam, çeyizinden kalma havlularını annem asla kullandırmazdı…
“Bir Cuma, üzerine belli ustaca tavan arası kondurulmuş üç katlı, ahşap, cumbalı evimizde bizimkiler hararetle tartışıyordu. Gardırop, tıka basa annemin çeyizlik eşyalarıyla doluydu, ama hiçbirini kullandırmazdı. Tertemiz havluları, bembeyaz çarşafları, özel diktirdiği yatak örtülerini, yastık yüzlerini her gördüğünde babamın içi giderdi. Annem tümünü kenarda(!) tutardı. “Bu kadarına da şükretmeliyiz.” derdi “Aç mıyız, açık mıyız?” derdi. Babam, annem kadar inatçıydı. Havlularla banyoya daldı o gün aniden, annem durur mu hemen peşinden. Önce tartışma, sanırsın yer gök inliyor. Ardından oluşan derince sessizlik. Kulağımız kapıda solukları çıkmıyor. Derken gülüşmeler, ama ne gülüşmeler. Sonrasını sonra anladım. Neler olduysa artık, annem çeyizini, yeni görücüye çıkmış gelinlik kızlar gibi, açıp saçtı evimizin her yanına. Babamın ikna gücüne daima hayran kalmışımdır…”
Kiremit Caddesi’nden aşağı inerek sahile ulaşınca, bir kilometre yoktur, burnumuzun dibi sayılır Hayat Işığı. İncik boncuk eşyalarla dolu salonu bir çırpıda geçince kapıya ulaşıyor babam. Merdivenlerden inişi, kapıdan ayrılışı inanılmaz. “ Çekilin yoldan, açılın, açılın! ” diye önüne çıkanlara sesleniyor. Kucağında çocukla yokuşta koşturmak zor. Babamı daha önce hiç bu kadar telaşlı görmemiştim. Başında gri renkli fötr şapka, üzerinde yıpranmış olduğu her halinden belli bej pardösü, yakaları havada. Koşarken bir eliyle, uçmasın diye gri renkli fötr şapkasını tutuyor, üstümü örtmeye çalıştığı battaniyeden ayaklarım dışarı fırlıyor. Diğer eliyle ayaklarımı kavrayıp battaniyeyle buluştururken gri renkli fötr şapka başından kayıveriyor. Bir battaniye, bir şapka. Arada bir kendi yarattığı rüzgârına yenik düşen boynundan hiç çıkarmadığı fuları yüzüne çarpınca dengesini yitiriyor. Bu seremoni hiç bitmeyecekmiş gibi. Öyle komik ki babam. Üzerine giydiği bej pardösü, başına taktığı gri renkli fötr şapka, ayağına geçirdiği kösele ayakkabı, ihtimaldir gençlik yıllarından…
Gözlerimi açtığımda, okul tatillerinde gide gele alıştığım Hayat Işığı Hastanesi’nin ilaç kokusuyla kaplı hasta odasındayım. Babam tek harekette pardösü ve şapkasını, yatağın başucunda duran gri sandalyeyle buluşturuyor. Anneme çaktırmadan kaşla göz arasında yürüttüğü damatlık mendiliyle Panto gözlüğünün camlarına sızan terini silmeye çalışıyor. Ardından ipek mendilini kırılacak, paha biçilmez eşyaymış edalarıyla uçlarından tutarak, zarif parmak dokunuşuyla pek biçimli olmayan burnuna götürüyor. Bu sesten oldum olası nefret ederim…
Hemşire bakır kutusundan çıkardığı cam enjektörün ucunda takılı kalın iğneyi kaba etime sokunca basıyorum yaygarayı. Babam gözlüğünün camlarını silerken, beni yatıştırmaya çalışıyor. Ciddi yaradılışlı, oturaklı adamdı. Birkaç yıl hekim olarak çalıştığı hastanede nice anılarım olmuştu. Övgü dolu sözlerinden sonra onu mahcup etmemek adına gıkım çıkmıyor. Ellerim avuçlarında kayboluyor. Ardından yaşam kayıp gidiyor gözlerimden…
Merasim taburu gibi evdekiler ikimizi karşılarken. Babam, annemin kömür ateşi üzerinde pişirdiği lezzetli, bol köpüklü kahvesini yudumluyor, pek kısa olmayan cümleler eşliğinde yaşadıklarımızı özetliyor. Kahramandan farksızım gözlerinde. Babam nasıl korkusuzca iğne olduğumu söylerken, koltukları kabarıyor. Beni anlatmadığından eminim ama öyle hissediyordu herhâlde, ne yapabilirdim? O gün bu gündür, iğneden korkmam. Gece boyu bir yanımda annem diğer yanımda babam ve sıkıca tuttuğum başparmakları mutluyum…
İstanbul’un köklü sağlık kurumlarından Hayat Işığı, idealist doktorlar, hayırsever kişilercc 2. Abdülhamid’in fermanıyla açılıyor. Düşünün katkıları o denli geçmişe uzanıyor. Atatürk hekimlerinden Dr. Samuel Abravaya Marmaralı, hastanede kırk yıl süreyle hizmet veriyor. İki binli yılların hemen başında “Yılın Hastanesi” ödülüne layık bulunuyor. Birinci Dünya Savaşı’nda, Balkan Savaşları’nda, İstanbul’un işgali gibi kritik dönemlerde büyük katkılar sağlıyor. Çalışan personel üstün hizmetlerinden dolayı ödüllendiriliyor. 1914 yılında yaralı askerler için otuz yataklı, ardından kırk yataklı karantina pavyonlarını, Osmanlı Yaralı ve Hasta Askerlere Yardım Cemiyeti’ne devrediyor…
Hastanenin yapımı, balolar ve piyeslerde, rozet satışı gibi etkinliklerde toplanan altınlarla, yurt dışına yapılan yardım çağrılarıyla ve evlere dağıtılan kumbaralarda biriken paralarla gerçekleşiyor. Yüz yirmi yedi yıl toplumumuza hizmet etmenin ardından ekonomik koşullar nedeniyle 2025 yılı Ağustos ayında yazık ki kapanıyor. Her dinden, her ırktan, her milletten insana yardımı esirgemeyen hastanenin son hizmet yılında, çektiğim belgeselde yer alması tek tesellim. İnsan faydacılığını gözeten yapıların sonsuza değin yaşamasını diliyorum…
Anlatıcı

