Perşembe, Nisan 30, 2026
Köşe YazısıManşet

Haberi Paylaşmak İçin

TAKSİM MAYIS’I

İnsanın yaşamına dokunan, üzerinde derin izler bırakan olaylar vardır eminim bilirsiniz. Bir de, kimi zaman yaşadığı coğrafya nedeniyle, kimi zaman da yaşadığı dönem nedeniyle kötü izler yapışır kalır kişinin üstünde silinmeyecek cinsten. Bunların tamamı altmışlı ve yetmişli yıllarda ülkemizde en yoğun biçimde hissettirmiştir kendini ve üstünüze çöken karanlığın pençesinden büyük ihtimalle kurtulma şansı bulamamışsınızdır. Hele bir de toplumunuzun gelişmesi adına mücadele içinde olmuşsanız bu izlerin silinmesi hiç mümkün olmamıştır…

Bu tespiti yaparken inanın bana, en küçük kişisel güzelleme ya da hamaset hedefim yoktur. Koca koca insanların gençlikte yaşadıklarını anlatarak, mutlu azınlık oluşturabilmesi için siz de biliyorsunuz, hedeflerinin en azından bir kısmının gerçekleşmiş olması gereklidir. Yazık ki henüz hayata geçirebildiğimiz hedeflerden söz etmek güç. Büyük tecrübe kazandığımızı, yaşadıklarımızdan hatırı sayılır dersler çıkardığımızı söyleyebilirim mesela kimimiz adına. Bu nedenle ideallerimizin değiştiğini asla düşünmesem de, ciddi ciddi değerlendirdiğimizi paylaşmak isterim.

Sizlere bu bölümde aktaracağım dönemi kaleme almamın üzerinden çok uzun zaman geçti. Kelime değiştirmeden köşeme yansıttım. Böyle kesit çalışmalarını arada sırada yaptığımı sizler biliyorsunuz artık. Öncesi ve sonrası olmadan yazmak zorunda kalmadığım günlerim de olsun isterim kuşkusuz. Şimdilik hayat buna izin veriyor, gelecekte ama, neden olmasın? Taksim Mayıs’ına saygıyla…

…İstanbul’un Fatih ilçesinde ön yüzü Yavuz Selim caddesine bakan, yan yüzü Yedi Eminler Sokağı’nı gören girişteki iki katlı evimizin en güzel yanı, binamızın köşesinde oluşan üçgen görünümlü, minyatür balkonuydu. Pencere önü çiçeği zamanlarımda, zemine yarı eskimiş bir battaniye serip, üzerine bağdaş kurarak gelen geçeni seyre dalardım saatlerce. Sokağın girişinde diğer köşede bulunan berber Ömer amcanın seçkin müşterilerinin tıraş çıkışında, dükkânın vitrinine yüzlerini dönerek cama yansıyan siluetlerini incelemelerine takılırdım. Ellerini başları üzerinde hafifçe gezdirip, düzelttiklerini düşündükleri Necipbey briyantinli saçlarıyla öyle salına salına yürüyüşlerinin nasıl komik göründüğünü bilseler ne yaparlardı kim bilir? Caddenin diğer köşesinde Mehmet bakkal vardı. Her sabah kırnapa astığı günün gazetelerini tahta mandallarla kıstırıp, girişteki duvarda görücüye çıkarırdı. Sürmanşetten baskısı olanlarını özellikle seçer, bu sayede daha fazla gazete sattığına inanırdı. O günlerde Mehmet bakkal halinden memnun olanlar kesimindendi. Zira sekiz sütuna manşet olaylarla çalkalanıyordu ülkemiz. Tarafını kendince saklayan Mehmet bakkalla bizimkilerse nadiren konuşur, gerekmedikçe alışveriş yapmazlardı. Çarşamba günleri bizi ziyarete gelen, mizahi tavrıyla etrafındakileri neşelendiren Ayhan Işık bıyıklı yakın ahbabımız, ünü ülkeye yayılmış pazarımızdan satın aldıklarını kapının girişine bırakır, Ömer amcaya uğrayıp saçını sakalını düzelttirir, zembilinden şakalar yaparak çıkarttığı sürpriz hediyelerle beni ve teyzemi mutlu etmeye çalışırdı. Bizimkiler yokken bütün ihtiyaçlarımızı karşılar, üstümüzden elini eteğini çekmezdi. Mehmet bakkalla arası limoniydi. Gerekmedikçe kapısını çalmaz, düzenli şekilde takip ettiğimiz Gırgır dergisini almaya giderdi yalnızca. “Oport” derdi ona, hiç haz etmezdi. Mehmet bakkaldan ileride Lüks bahçe sineması girişinde o yıllarda uzun kuyruklar olurdu. Hafta sonları ailelerin büyük ilgi gösterdiği bu sinemada arzı endam eden artistlerle, kişisel tabirimle “Dante’den sonra” gün gelip tanışacağım, televizyonlarda yaşam öykülerini içeren programlar çekeceğim aklımın ucundan geçmezdi. Oldu ama, bir vesile çoğuyla tanıştım…

…Ön yüzü Yavuz Selim caddesine bakan, yan yüzü Yedi Eminler Sokağı’nı gören çift girişli, iki katlı, müstakil evimizin üst katında evin sahipleri, alt katında ailemiz, bize bitişik, girişi farklı diğer dairede, İstanbul hukuk öğrencisi Asım ağabey kalırdı. “kalırdı” diyorum, çünkü o yıllarda öğrenciler, işçiler, bekârlar tuttukları kiralık evlerde nedense “kalır” ailelerse her ne hikmetse “otururlardı” Tümünün kiracılıklarının o veya bu nedenle geçici olduğuna mı inanılırdı, yoksa sınıfsal bir ayrıştırma mı yapılırdı bu tabirlerle siz karar verin isterseniz… Asım ağabeyin teyzemle arkadaşlıkları olduğunu hatırlıyorum. Anne babam Almanya’dan geldiğinde, onun evinde buluşulur, saatlerce hararetli biçimde konuşulurdu. Asım ağabey ilerleyen yıllarda hayatıma fazlasıyla dokunacak, geleceğimi oluşturacak yaşamla belli ki o tanıştıracaktı beni. Ne yazık ki paylaştıklarımız seksenleri göremeden son bulacaktı. Yakın arkadaşı teyzem, topladığı eşyaları arasından bütün kitaplarını alacak, geleceği öngörerek
sayfalarının arasına bana dair çeşitli notlarını ekleyen Asım ağabeyin emanetini, belirlediği sırayı gözeterek, süreçte tek tek teslim edecekti bana. Kitapların hepsini alabilmeme, benim için yazdığı notların tamamını okuyabilmeme gelecekteki hayatım izin vermeyecek, yitirişle dolu günlerimden, Asım ağabeyin kitapları da, yazıları da payına düşeni misliyle alacaktı…

…Ön yüzü Yavuz Selim caddesine bakan, yan yüzü Yedi Eminler Sokağı’nı gören çift girişli, iki katlı, müstakil evimizin üçgen görünümlü minyatür balkonunun zeminine serili, eskimiş battaniyemin üstüne bağdaş kurup, Asım ağabeyin kitaplarını okuyordum yazdığı notlarına ulaşabilmek için durmadan. Tanıyanların bana, “Profesör” diye seslenmeleri yuvarlak kahve renginde gözlüklerimden mi, aralıksız her durumda bu kadar çok kitap okumamdan mı, sıkı takip ettiğim çizgi roman Teksas’taki Profesör Oklitus’a öykünmemden mi hiç bilmiyordum. Ama teyzem çok kızıyordu bu ismi sahiplenmeme. “Emeksiz yemek olmaz” diyordu. Devrin havalı Kulüp Sineması önünde film başlamadan oluşan kalabalıkta o yıllarda matine öncesi, çizgi romanlar satılırdı. Amerikan yanlısı bilinen, çizgi roman Teksas vardı muhtıra dönemi yaygın kitaplardan. Teyzem o kitabı kesinlikle okumamı istemezdi. Amerika’ya öfkesi hiçbir zaman bitmedi. Öğrendiğim ilk yasak yayın Tommiks çizgi romanıydı. Çocukların akıllarını çeldiği görüşüne, hippi teyzem nasıl takıldıysa artık, her gittiğimizde sinema önünde oluşan kalabalığın arasına dalar, kitabını bulur, dönemin hükumeti inadına üçer beşer alırdı. Bazı kitaplarınsa siyasi yelpazedeki içeriklerini taraflı bulur, herkese tespitlerini anlatır, kitapları satın almazdı. Çocukluğumuzu renklendiren bu kitapların manipülatif yayınlar olduklarını teyzemin anlaması uzun sürmeyecekti. Evimizin kütüphanesi kısa süre sonunda bambaşka yayınlarla dolacaktı. Hiç kuşkusuz bu yayınlar da diğerleri gibi payına düşeni alacaktı…

…Ön yüzü Yavuz Selim caddesine bakan, yan yüzü Yedi Eminler Sokağı’nı gören çift girişli, iki katlı, müstakil evimizin bize bitişik, girişi farklı, diğer dairede, İstanbul hukuk öğrencisi Asım ağabey kalırdı. O yıllarda öğrenciler, işçiler, bekârlar tuttukları kiralık evlerde “kalır” ailelerse her ne hikmetse “otururlardı” Tümünün kiracılıklarının o veya bu nedenle geçici olduğuna inanılırdı. Asım ağabey için de bu genel geçer tarif ne yazık ki doğru çıktı. Taksim Mayıs’ından sonra Asım ağabey aramızda olmayacaktı…

…Nice yürüyüşlerin ev sahibi Çağlayan’ı, Şişli Meydanı’na bağlayan caddenin köşesindeki yüksekokulun çıkış kapısı önünde yaşananlar Taksim Mayıs’ının habercisi gibiydi. Taksim Mayıs’ında yaşanacakları kimse kestiremezdi kuşkusuz. Farklı örgütlerin katılabildiği, güç birliği oluşturma hedefinin olmadığı günde sendika, meydanı direnişle sahiplenirken diğer grupları Taksim’e almak istemiyordu. Disk öncülüğünde başlayan yürüyüşün provokasyona maruz kalan Taksim Mayıs’ında Kemal Türkler’in konuşmasının tamamlamasının ardından yaşananlar, gazetelere “Kanlı Mayıs” manşetleriyle düşecek, hafızalardan silinmesi mümkün olmayacaktı. Taksim Meydanı, kalbimde açtığı büyük yaraların yanında, zihnimde asılı çok fazla anıyı canlandıracaktı. O yıllarda, müdavim olduğum Fransız Kültür’ün zorlu günlerime yoldaş enstitü müdiresi sayesinde zorlu badirelerden sıyrılabiliyordum. Taksim Mayıs’ında da aynı şekilde davranmayı düşünürken, hiç unutamayacağım bir acı yüklendi omuzlarıma.

Kemal Türkler’in konuşmasının bitiminde gerçekleşen provokatif eylemler, böylesi durumu önceden tecrübe etmediğimden, oradan uzaklaşmaya çabalarken büyük yanlışlar yapmama neden oldu. Çıkan büyük arbede sırasında enseme yapışan güçlü elin sahibinin Asım ağabey olduğunu fark etmeden, refleksle karşılık verip oradan ayrılırken, dönüp baktığımda, onun istifini hiç bozmadan, bana içtenlikle gülümsediğini görünce iyice yerin dibine geçtim. Akla ilk gelen pişmanlığıma kılıf olabilecek sözleri peşi sıra söylemeyi düşünürken dilim dolandı. Ben koşmaya devam ederken, yüzündeki gülümsemeyi yitirmemek adına ısrarla direndiğini anlamıştım. Asım ağabey olduğu yere yığılıvermişti…

Çevreyi dolduran kalabalıkta yönümü bulmaya çalışırken, adam elindeki copuyla sırtıma nasıl yüklendiyse, aklım yerinden çıktı, geri gelmesi uzun zaman dilimlerine yayılacaktı. Sonrasındaysa neler yaşayacağımı zaten bilemezdim…

Elli yıla yakın zamandan sonra, Taksim Mayıs’ı her cepheden ayrı ayrı okunurken, dileğim benzerlerinin yaşanmaması. Yitiriş günlerinin artık her cephede son bulması. “Emek ve Dayanışma Günü” tüm emekçilerimize güzel gelecekler getirsin… Anlatıcı


Haberi Paylaşmak İçin

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir