Çarşamba, Mart 25, 2026
Köşe YazısıManşet

Haberi Paylaşmak İçin

TAVAN ARASINDAYIM

Bu yıl Ocak ayının ilk günlerinde, ilk satırlarımı paylaşmıştım sizlerle. “İstanbul Çığlığı” adlı yazı, aslında kent adına yaşadıklarımın özeti gibiydi. Duygular, düşünceler, yaşam öykümün aktarımı sayılırdı. İstanbul melekler şehrini bir biçimiyle hepiniz biliyorsunuz. Farklı duygular uyandırıyor insanda. Yaşadığınız, ayrıldığınız, kavuştuğunuz kentler bazen üzerinize öyle hikâyeler yüklüyor, öyle duygular ekliyor ki, bir biçimiyle ferahlamanın yolunu arıyorsunuz. Kimimiz resimler çiziyor, kimimiz besteler yapıyor, kimimiz şiirler yazıyor, kimimiz de fotoğraflar çekiyor ferahlamak için. Bu anlatma çabası, paylaşma arzusu, varoluşsal, engellenemez dışa vurma isteği sanırım yazarak sonuca ulaşıyor bende. Bitmez tükenmez bir açlık içinde kalemime sarıldığımda, kelimeleri ben mi yazıyorum, yoksa kalem mi bana kelimeleri peşi sıra yazdırıyor, samimi söylüyorum yanıtını bildiğim bir soru değil.

Şimdi böyle zamanlardan birindeyim. Elimde kalem kâğıt başladım yazmaya. Ama ne yazmak, ben dahi yetişemiyorum kendime. Gün gelir şimdi yazdıklarımı da paylaşırım sizlerle. Bu hafta aktaracaklarım farklı. Bütünün parçalarından az miktarda sunmak istiyorum. Haydi başlayalım…

Şaşırtıcı benzerlik kurmaya başladığınızda kendinizle; romanlar, öyküler, makaleler, şiirler, sizindir artık. Yazanı da olsanız, okuyanı da, sahibi sizsinizdir her gizemin…

Yazarın basılmamış otuz yedi ayrı öyküsü tavan arasında elime geçtiğinde, yazdıklarını yayınlatıp yayınlatmama konusunda biraz kararsızdım. Zira başkasına aitti ve anlattıklarına dair en ufak fikrim yoktu. Zamanla güzelim satırları, önce benimsemeye, ardından sahiplenmeye götürdü zihnimi. Tavan arası, süreçte uzun sürecek bağımızın temellerini atacak, dönüşümüm tavan arasıyla olacaktı. Kullandığı üslup nedense tanıdık geliyordu. Cümleleri, güzel olduğu kadar tahrik ediciydi. Bilirim yaratı, güzel hele tahrik ediciyse, koşulsuz onu sahiplenme arzusuyla yanıp tutuşurum. Yabana atılabilecek hallerden değildir hissettiğim. “Güzelse benim olmalı” görgüsüzce açlık içermez, aksine atalarımın geleceğe önemli mirası, insanın kabullenmekte zorlanmayacağı, anlaşılabilecek hususlardandır. Sözcüklerle oynamayı, fütursuzca mecazlar yapmayı, olayları sembollerle anlatmayı, okuyanda “içinden çıkılmayacak iş” duygusunu uyandırmayı pek seviyordu. Tarzının, şizofren kimlik yaratma isteği ya da şizofren olma durumundan kaynaklandığını değerlendiriyor, içten içe imreniyordum ona. Kim, aynı bedende çoklu karakterler üzerine satırlarını inşa etmeyi göze alabilirdi ki? Çocukluğu, gençliği, ilerleyen yaşında kaleme aldığı anlaşılan notlarını değerlendirdiğimde, işin içinden çıkmak gerçekten de zordu. Eline kalem kâğıt almamış biri değildim. Sık yazdığımı da söyleyemem. Sürekli özenen, deneyen, çabuk vazgeçen, cesareti nesinden menkul bilmediğim bir kişilik miydim ne? Başarılara imrenir dururdum. Duygularım insaniydi de, ikna olmayacak derecede katıydım kendime karşı. Aldığım darbelere güler geçer, milleti delirtirdim. Vermeyi planladıkları dersi önceden çalışmış gelmiş öğrenci edasıyla karşılar, âdeta cinnet getirtirdim çevremdeki kişilere. Başka türlüsünü düşünmezdim. Böyle yetiştirilmiştim. Niye bilmem, bacakları kısa, bodur denebilecek cüsseye sahip beagle cinsi köpeğin, çıktığı ilk yolculukta avcılara öykünür haldeydi tavırlarım. Gurur duyduğum meziyetlerim de vardı. Mesela iyi dans ederdim, güzel şarkı söylerdim, Piyano çalardım. Rachmaninov hayranı bir öğrenci, çekilmez evlattım diğer yandan da. Disiplinden hoşlanmazdım. Toplumda müspet, ya da değil, fark etmez, yalnızca niteleniyor olmak övünç kaynağımdı. Rus yazarlara özel hayranlık duymamakla birlikte, Dostoyevski kafasındaydım. Karanlığı, buhranı, kasveti severdim. Kararsızlık, huysuzluk, çetrefil, gerilim, vazgeçmediğim duygularımın başındaydı. Susmayı erdem sayar, düzgün konuşamadığımı bilmek içten içe yer, bitirirdi beynimi. Ruhumu derinden sarsacak olaylar gerekliydi, tavan arasında kavuşmuştum nihayet. Öykülerini okuyunca yazarda hayatımı görmem, benim için öyküler hazırladığı fikrine kapılmam, şizotipal halim, önüne geçilmez şekilde ona benzemeye itiyordu zihnimi. Oturduğum dairenin belli üzerine ustaca kondurulmuş tavan arası ziyaretlerimde öykülerine ulaşıyordum. Etrafı didik didik ederek, ellerimle saklamışçasına yazılarına ulaşmak nasıl güzeldi anlatamam.

Anlatayım…

İstanbul’da yaşayanlar bilir. Bazı semtler özel yerleşim yeri, kurtarılmış bölge, ayrıcalıklı memlekettir âdeta. Orada ömürlerinin sonuna değin kalmak amacıyla sıraya girenler vardır. Tıpkı Mormonlar gibi diğer kişilerden ayrılan, seçtikleri yaşam tarzı yakın, birbirlerine sıkı sıkıya bağlı ailelerin oturduğu yerde daire satın almış olmam, onlarla aynı nedenlere dayanmıyor. Fırsatını bulup ülkeye geri dönünce yakın arkadaşlarımın, ille ev olarak çatı katı arayışlarıma, yersiz huysuzluklarıma, hayatı zehir etme anomalilerime karşı biçare önerdikleri emlakçı sitesinde geçmişte yaşadığım evi gördüğümü iddia etmem, herkesi buna ikna etmem, başta kendimi, taşınmasam olmazdı. Yüzyıllar önce atalarımın yerleştiği güzelim topraklara yıllar sonra ayak basmak ziyadesiyle gururlandırıyordu beni. Kökleri farklı, kültürleri, dinsel ibadetleri iç içe, kalburüstü ailelerin yaşadığı binada kalmam, tarifsiz duygular uyandırıyordu kalbimde. Sıradan gibi görünen cumbalı evin içine girdiğinizde, sizi sarıp sarmalayan, kelimelere dökülmesi zor, güçlü maneviyatı ve eşsiz mimari harikasıyla, başınızı kaldırıp tavanı incelediğinizde, abartılı ahşap işleme işçiliğiyle buluşurdunuz. İşlemeler bütün ihtişamıyla odanın tavanından çatı katına, oradan tavan arasına uzanan çıkışı gizlemekteydi. Arka evleri keşfedebilmek bu kültürden gelmeyenler için neredeyse imkânsızdır. Yaşananların değişik coğrafyalarda, insanlara neler yaptırdığını, yeteneklerini sergileme biçimlerini yakından bilirim. Titizlikle oluşturulan çatı katlarının sıcak olduğu kadar soğuk anıları vardır hepimizin belleğinde. Tarifi mümkün görünmeyen saltanata sahip olma duygusuyla, saltanatı kaybetme korkusunun hissedildiği, duygu durum bozukluğu serde kaçınılmaz olmuş, izleri üstümüzde kalmıştır…

Hünerli parmaklar sayesinde tutturulmuş demir profillere, çelik şeritlerin bitişik sarımlı on sekiz yayla asılı olduğu somya üzerinde, el emeği göz nuru, Denizli pamuğuyla doldurulmuş yatak, kuş tüyünden yastık, açık kahve renginde örtü, armut ağacından sehpa, çalışma masası, ömrümün sığdığı valiz. Gece oda tavanından çatı katına geçişi abartılı ahşap işleme işçiliğiyle gizlenen tavan arasındayım. Glory trade mark lüx marifetiyle başlıyorum her yeri karıştırmaya. Geçmişte evde yaşayan birileri anladığım kadarıyla yazdıklarını tavan arasında saklamış, kolayca gün ışığına çıkmasını istememiş. Ruh hallerini kesinlikle yadırgayamam, zira tekrar ettiğim davranıştır, yazdığım küçük notları kitap aralarına itinayla yerleştirerek sahaflarda satmaya çalışmak. Gelecekte ülkemden zorunlu ayrılacağımı bildiğimden, dönersem sahafları araştırıp, kitaplarıma ulaşmayı hayal ederdim. Notlarımın sayfalar arasında kaldıkça kitaplarımda anlatılanların izlerini taşıyacağını düşünürdüm. Öykülerimi zihnimde yazmak, saklamak zihnimin sır köşesine, dur durak bilmeden ısrarla aramak ruh dünyama eşlikteydi. Bu konuda neler yapabildiğimi anlatsam bana inanır mısınız? Emin olun inanırsınız, mutlaka inanırsınız…

Tavan arasındayım, içeride anılarım canlanıyor. Kitap sayfalarında gezinirken önüme çıkan notlardan daha fazlasını istemeye sürükleniyor iştahlı çocukluğum. Kim, gizem dolu arka evde önceden neler yaşandığını bilebilir ki? Zaman içinde arka evde oturanlar, onlar öykülerini yazarak, küçük notlarıyla sağa sola saklamış olabilirler mi? Hepsi, şimdi yanımda, yazdıklarını okuyor olabilirler mi? Yazdıklarımı? Çekmiş giysilerimi üzerine, geçmişle günümüz “yaşlı çocuk” misali dolaşıyor. Gençliğimle ergenliğim, huysuz ihtiyarlığım zihnimde, ben boylarda, elma yanaklı, dolgun dudaklı, doğuştan Colorecto marka kestane kızıl arası renginde saçları, burnu üzerinde çilleriyle herkese çok sevimli gelen çocukluk arkadaşım Gülerman, gençliğiyle yanı başımda, hiç susmaksızın doyasıya konuşuyoruz. İlk, okula gidişim, ilk, okumaya başlayışım, bana “ilk” olanlarla, O’na “ilk” olanlar aynı. İlk kaybedişlerim, son çırpınışlarım…

Tavan arasındayım, kitapların, notların, yazılmış, yazılamamış kelimelerin, kurulamamış cümlelerin ortasında. Çatıya açılan kapağı boy yüksekliğinde. Uzansam tek hamlede çıkarım gökyüzüne, cesaretim yetmiyor ışığın tamamını görmeme. Ne gidebiliyorum o yöne, ne de yerinde kalacak direncim söz konusu. Oluşturulan gizli bölmelerin içindekiler hayret verici. Ahşap kutular halinde düzenlenmiş teksir kâğıtları üstüne, sedir ağacından siyah resim kalemiyle yazılı hikâyeler, elle çizili grafikler. Yan yana getirip, anlamlı, anlamsız sayısız cümle kurmak mümkün. Geleceğe miras hangisi, bilmek mümkün değil…

Tavan arasındayım, onca yılın bitiminde. Zaman eşyalarımı eksiltememiş. Raflardaki kilitli çantalar, kolilerdeki kitaplar, fotoğraflar yerli yerinde. İçlerine sinsice sakladığım notlarıma, fotoğraflarıma neyse ki pek dokunan olmamış. Her halimle beraber ziyarette kusur etmeden, oturduğum dairenin belli üzerine ustaca kondurulmuş tavan arasında buluşmanın keyfini çıkarıyoruz yaşayamadığımız günlere inat. Eşyalar arasında, şövalesi kayın, ketenden dokuma bezle kaplı, üstübeç beyazıyla astar çekilmiş tuval üstüne, sedir ağacından yapılı siyah resim kalemiyle çizilmiş, sarı renge boyanmış gül. Oysa “İki çiziktir” deseler şuraya, becerip yapamam. Altındaki imzalara bakılırsa kesinlikle benim. Gelecekte nasıl olsa hatırlarım tümünü dur bakalım. Hoş neleri unutmadım, bazen ne varsa hatırladım geçmişe dair, halime şaşmıyorum…

Tavan arasındayım, görkemi göreni büyüleyecek nitelikte. Zihnimde, binanın orta yerinde, derme çatma yapılmış olduğu halinden belli, su fıskiyesi olan, süs havuzu etrafındaki küme düzeninde hazırlanan banklardan birine oturdum. Önümde şövalesi kayın, ketenden dokuma bezle kaplı, üstübeç beyazıyla astar çekilmiş tuval, elimde sedir ağacından yapılı siyah kalemim geniş taç yapraklı bir gül çiziverdim. Epeyce inceleyip hatasız olduğuna karar verince oturduğum bankın üstüne yaslayarak, kavuşmak üzere yaşama bıraktım kendimi…

“Ağır ağır yürüyerek denize ulaştım. Görkemiyle şefkatli kollarını açtı. Uğultu dolu şarkılar söyledi içinden yalnızca bana dair. Varlığımı huzur dolu biçimde sonuna kadar paylaştım. Derinliğinde yok oldu zihnimdeki düşünceler. Dalgalara kavuştum sonra. Her biri ayrı bilince götürdü beni, ardından yavaş yavaş yitirdim. Zihnimin özgürlüğü bedenimde artık. Şimdi ruhum yayılıyor, senli zamanlar, senli sevinçlerle bir bir. Huzuru buldum, huzuru buldum, huzuru buldum.”

Anlatıcı


Haberi Paylaşmak İçin

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir