Perşembe, Ocak 15, 2026
Köşe YazısıManşet

Haberi Paylaşmak İçin

BEN GAZETECİ OLMADIM

Bir varmış bir yokmuş sözleriyle açılır masallar bilirsiniz. Bazı hikâyeler, destanlar rivayet odur ki, diye giriş yaparlar anlatılarına. Dizilerse girişte alır önlemini, jeneriğin ardından karakterlerin, olayların gerçek kişilerle, kurumlarla ilgisi olmadığını cümle âleme ilan eder.

Ön almak zorunda kalınca, kurtuluşun değişik yolları bulunmakla birlikte, aktarım şeklinin kuşkusuz en sade biçimidir senaryonun bilinmeyen diyarlarda yaşandığını belirtmek. Oto kontrolün hayata sorunsuz devam edebilmemle ilgili örneklerini defalarca yaşamış/tersini de şüphesiz/bir kişi olarak böyle davranmama takılmayın ve masallar anlattığımı varsayın, ne kaybedersiniz? Büyüklere masallar vardır bilirsiniz dillerden düşmeyen, o türden yani…

Benim satırlarım da “zamanın birinde” şeklinde söze girse kıyamet mi kopar? Kopmaz tabi. Uzatmayalım efendim. Başlayalım anlatmaya…

Zamanın birinde, hiç olmaz ya, nasıl olmuşsa olmuş, bir ülke varmış işte. Ne yapabilirim? Kutuplardan uzak, ekvatordan yakın, ne ilerisinde, ne gerisinde okyanusların, haritadan seç, o misalmiş ülke. Günün birinde orada yaşayan adamın biri, hiç gereği yokken, eline almış kâğıtla kalemi, işi gücü sanki buymuş gibi, biraz esmiş herhâlde, cesaretle yazmış da yazmış. Yazmaz olsaymış keşke. Siz şimdi “başına gelmeyen kalmamış” cümlesiyle devam edeceğimi düşünüyorsunuz. Yanılıyorsunuz, kimselerle paylaşmamış. Kısacası satırlarını gören, duyan, bilen hiç olamamış. O, çevresinde gazeteci değil, gazetenin matbaası içinde çalışan düzeltmen olarak tanıtmış hep kendini. Emekli olunca ülkesinden ayrılıp, uzaklara gitmiş. Ben de emekli olunca buralardan oralara gittiğimde tesadüf, çıktığı eve taşınmışım. Yazarın, oturduğu çatı katının belli ki üzerine ustaca kondurulmuş tavan arasında kaleme aldığını varsaydığım yazıları bir vesile elime geçtiğinde, bunları açığa çıkartıp çıkartmama konusunda hayli kararsızdım. Her gece açtım makalelerini keyifle okudum, sonra ülkemde benzer durumların yaşanmamış olmasına şükredip, geniş zamanlı rüyalarımda anlattım gördüklerimi rüyama girenlere. Sizlerle de paylaşmak istedim, virgülüne dokunmadan…

“Ben Gazeteci Olmadım”

Aynı kuşaktan, aynı sorunsalları yaşayarak, ortak sosyal ve kültürel çevrede yaşamamıza, üstelik mesleğimizin aynı olmasına rağmen “Ben Gazeteci Olmadım” demeyi tercih ettim kendimi bildim bileli. Çünkü meslektaşlarımın kayda değer bir bölümü sırça köşklerinde otururken, bırakın yaptığımız işin etik kurallarını, ahlaki sorumluluklarını dahi kenarda tutarak hareket etmek konusunda pek mahirlerdi. Karşı karşıya gelirseniz, kısıp kuyruğu uysallaşan bu kişiler televizyonlarda, radyolarda, telefonlarında, nihayetle gazetelerindeki köşelerinde fütursuzca atıp tutmayı severlerdi. Bunların dışarıya karşı kibar görünenleri, çevrelerinde bilemezsiniz ne ağza alınmayacak küfürlerle bezerlerdi de güzel dillerini, yine de ilgilenenler çıkmazdı. Bellerine hâkim olamadıkları gibi, dillerine de hâkim olamayan bu güngörmüş(!) kitlenin yazarları, habercileri, yayın yönetmenleri, programcıları, iplikleri pazara çıkmaya görsün, leş kargaları misali üşüşürlerdi diğerlerinin üzerine. Kadın bedeni üzerinden magazin haberleri, yarışmaları, dizileri. Hele komedileri, izlemeye utanırsın… Hayatı bu pencereden yorumlamakta(!) beis duymaz irite ederek, yaptıklarını çekinmeden toplumun gözüne sokarlardı programlarda. Komşu ajanslarından haberleri satın alır, kendi ülkelerinde hemen yayınlatırlardı. Televizyon alt bantlarında onlarca yazım hataları olurdu da öykündürme konusunda zinhar hata yapmazlardı. Halkın yakından tanıdığı bir kadın evlenmişse, duyurusu öncelikle eski erkek arkadaşıyla çekilen fotoğraflarıyla servis edilirdi. Tecavüz mağdurlarını, fona ekledikleri müzik, efekt eşliğinde klişe sözler kullanarak bir kez daha tecavüze uğratırlardı neredeyse, utanma duygusundan yoksun kalan zihniyetleriyle. Birbirlerinin uçkurlarına düşkünlüklerini bilir, ses etmezlerdi. Şimdi adlarını söylememi dilemeyin, birini söylersem mutlak diğerinin hatırı kalır. Yanlarından eksik olmayan kadın partnerlerinin görünüşleriyle avunur, mankenlere avuçlarını ovuştururlardı. Muhabirleri frikik almak uğruna elli takla atar, tanıdıklarının sevgilileriyle sevgili olmaya çabalamaktan huysuzlanmaz, sorun yokmuşçasına devam ederlerdi hayatlarına. Bir kişi kelime etmezdi.

Edenlerin ipliği pazara çıkarılırdı alelacele. Herkes anlar, görür, işitir, zerre adım atamazdı uyarmak için biliyor musunuz? Yalanım yok, ben gördüklerimi her devirde tüm ayrıntısıyla yazar, matah iş yapmışçasına, oturduğum çatı katının, belli ki üzerine ustaca kondurulmuş tavan arasındaki kitapların arasına gizleyerek, aklı evvelin teki günün birinde makalelerimi bularak yayınlatır umuduyla ne hayaller kurardım. Hatta daha ileri giderek, benimle gurur duyanlar çıkar, çarpıklıkları kaleme aldığım için ödül verirler diye düşündüğüm olmuştur. Olmadı zihnimdeki planlarım, tam tersi “Yuh” denecek gelişmeler yaşandı. Yazdıklarımın değil paylaşılması, dejenerasyonun dibine vurulduğu, apaçık ortaya dökülmesinden gram rahatsızlık duyulmadığı günleri gördüm ben. Yetmezmiş gibi tacizin sömürünün, baskının, arttığını gözlemledim her yıl. Suçlu sayılırım, yazdıklarımı hiç aktaramadım. Hoş aktarılır mıydı bilemiyorum. Kitapların arasından bulunup ortaya çıkarılsa, sizlerle paylaşılsa, hiç okunmayan makaleler yayınlansa iyi olurdu, sizler de böyle düşünmüyor musunuz? Ben de gazeteci olamadım. Çocuk denecek yaşta Bab-ı Ali tozunu yutamadım çünkü. Erken baskı, akşam baskı, taşra baskı haberleri hazırlama derdim olmadı. En çarpıcı olayları bir çırpıda kaleme almak, uygun manşeti yaratmak, haberini atlatmak, atlatılmak, rahle-i tedrisinden geçmek ünlü ünlü gazetecilerin, benim için olmadı bunlar. Tifdruk baskılarla boğuşmadım gece vakti gazete matbaalarında. Kapısına yatarak sabahı ettiğim olmamıştır başkanların. Çoğu kez yazmadıklarıydım gazetecilerin. Pılı pırtı toplayıp, yabancı koca şehre gelendim. Taşra pasoyla otobüse binendim damgalı. Tarabya’dan bakarsanız Bağlar Mevkii, Etiler’in sırtlarından Armutlu, Fikirtepe, Okmeydanı, Mayıs’ın biriydim. Saysam birer birer tümünü sonu gelmez. Gencecik fidandım zamanın kimisinde, kimi zaman da vatan millet Sakarya. Ekmeğini kalemiyle kazanan gerçek gazeteciler için yok sözüm. Onlar hep sağ olsun, kaybettiklerimizin mekânı ışıklarla dolsun. Ya diğerleri, ne olsun? Onlara yazıklar olsun…

Çatı katının, belli üzerine ustaca kondurulmuş tavan arasında bulduğum meslektaşımın yazdıklarıyla yetinmeyip, Allah ne verdiyse kalemimle, kâğıda döktürmenin peşindeyim şimdi. Benim yazacaklarım farklı onunkilerden, onun türünden dertlerim hiç olmuyor ki. Ben Gazeteci Değilim ki…

“Otobüsle kent içi seyahatteyim. Genci, yaşlısı, memuru, işçisi, emeklisi birlikteyiz. Semtte belli günlerde kurulan pazarların müşterileri nasıl değişim gösteriyorsa, otobüs yolcuları da güzergâhlarına göre öyle değişiyor biliyorsunuz. Belediye otobüsüyle Etiler’e gidiyorum, sabahın köründe hangi akla hizmet bilmiyorum. Otobüste Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri uykulu gözleriyle yarı dalgın, ilk dersten yırtmanın sayesinde bilmem kaçıncı uykularında. Koltuğumun önüne dikilmiş, kocaman yaşına başına bakmadan çantasını sırtına yüklemiş, zorlukla ayakta durabilen bir turist. Rumeli Hisarı’nda bulunan bir çay bahçesini gördüğü ilk gence soruyor. Genç hisarı bildiğini, bahçeyi hatırlayamadığını söylüyor, dönüp başka bir öğrenci arkadaşına danışıyor. O, İngilizce yeri tarif etmeye çalışırken söze arka koltukta oturan uyku mahmuru kız arkadaşı katılıp, devam ediyor İngilizce. Önde notlarıyla ihtimal son dakikada, vize için çalışan delikanlı, turistin sorduğu o bahçeye gittiğini söylüyor süper İngilizcesiyle. Bir başkası, sırt çantasının ağırlığına yenik düştüğünü varsayıp turistin, yine harika İngilizce telaffuzuyla, oturduğu koltuğu ona vermeyi teklif ediyor. Turist şoke. Eğilip kulağına fısıldıyorum hafif gülümseyerek. “İngilizce ana dilimiz gibidir, ülkemizde her elli kişiden kırkı İngilizce bilir.” Turist epey şaşırmış, halinden memnun teşekkür ediyor. Bu oyunumu destekleyen Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerini tebessümle yıllar sonra anarken, Allah ne verdiyse kâğıda döktürmenin peşinde olduğumu belirtip yazdıklarımın yorumunu kuşkusuz sizlere bırakıyorum ve ben gazeteci olmadım demekten de geri durmuyorum…”

Gökten üç elma düşüyor. Biri bana, biri size, diğerini usta gazeteciler bulsun, bulsun da onlar benim gibi yapmayıp, lafı gediğine oturtsun…


Haberi Paylaşmak İçin

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir