ZAMAN VE MEKAN – SERMED ÇINAR & DENİZ AYDIN
HOŞ GELDİN YENİ YIL
Deniz Aydın – Hayatımın en önemli dönemlerini, rivayetim odur ki medya çalışmalarıyla geçirmişimdir. Rivayet diyorum, zira medya, bunca senelik emeğim midir, karar verebilmiş değilim. Benimle aynı yaşta, liseyi bitirince ailesiyle Londra’ya giden, eğitimini tamamlayıp medyada görev alan yakın arkadaşımın anlattıklarını düşündüğümde, zihnim mesleğime yabancılaşıyor, farklı alanda işçilik icra etmişim gibi geliyor bana. Sakın ola ki İngiltere güzellemesi yapacağımı düşünmeyin, tüm hallerine şuncağız bedenimle her devirde karşı çıkmışımdır sömürü düzeninin. “Nedir öyleyse” derseniz, zamanın benden eksilttikleri, arkadaşıma aynı oranda ekledikleri değerlendirmesi belki yerinde olabilir. O, yeni yıla girerken, bu kez nereye gidecek diye merak etmekten, sosyal medyasında görünce ister istemez iç çekmekten bıkkınlık gelirdi. Ve yine paylaşmış, duysanız siz de isyan edersiniz. Emekli halleriyle, ailesi yamacında ne güzel dünyayı gezecekken, bizim kuruşu kuruşuna harcamalarımızı hesaplamamız, ayakta kalmaya çalışmamız delirtiyor, haklı değil miyim? Girizgâh uzadı biliyorum, asla böyle davranmak istemem ama yakın arkadaşıma nispet olsun diye çabalıyorum, az hak verin bu tavrıma. Neden nispet, aktarmalıyım ki anlaşılsın. Gazeteniz Erdek Doğuş sayesinde, özgün söyleşiler gerçekleştirmek için hazırlanıyoruz. Zaman ve Mekân. Dostum Sermed Çınar’ın katkısıyla, toplum faydacılığını gözeteceğimiz sohbetlerimizde hedef, toplumun zaman ile mekân birlikteliğinde edindiklerinin, iki ayrı kalemden sizlere yansıtılması. Günü geldiğinde, ülkesine dönünce yaşadıklarını yazmayı planlayan yakın arkadaşıma büyük kapak olsun, lise döneminde yazları kaçıp geldiğimiz bu ilçeye gelecekte yerleşerek yazıp çizme hayalimizi önce ben gerçekleştiriyorum çünkü… Artık emekli maaşıyla dünyayı turlasa da nafile. Öyle değil mi? Başlangıçta bizlere şans veren gazete yönetimine teşekkür etmeliyim. Sektörümüze verdikleri değere, başarılarla dolu haberciliklerine, şapka çıkardığımı söylemeliyim. İnsan olmanın katıksız duygusuyla harmanlanarak, hayata dokunan mekânların, zamanın dile getirileceği köşemize başlarken belirtmeliyim, yakın arkadaşımın gezilerinde asla gözüm yoktur. Kimseninkinde yoktur. Benimki hepi topu çocukluk arkadaşıma ince ince latife edebilmek. Haydi başlayalım…
Gazeteciğin ve televizyonculuğun olmazsa olmaz taktiğidir bilirsiniz. “İzleyiciler, okurlar merak ediyor.” diyerek sorunuzu yöneltir, pası karşı tarafa teslim edersiniz. Sermet Çınar dostumun kalemine teslim ederken sohbeti, bilinen can alıcı soruyu ben de yöneltiyorum. Bizim yaşımızdaki kişilerin alışkanlığı mıdır nedir, illa ki o çılgın soru bir biçimde gelecek. Efendim gençliğinizde bayramlar nasıldı, ilk mutluluklar, ilk geziler, ilk aşklar. İlk olanları sormadan olmaz anlayacağınız. Karşındaki de, geçmişe uygun hatırları varsa da yoksa da, döküp saçacak ortaya, hayatının mahremiyetini sorunun gazıyla gözler önüne serecek. Gelsin klişe sorumuz da atlatalım heyecanımızı. Siz de, ben de rahatlayalım, ne dersiniz? Sevgili Sermed Çınar, okurlarımız merak ediyor. Yıl 2025 bitimi. 2026 kapıyı yumrukluyor. Eskiyi yollayıp, endamını eğlenceler eşliğinde görücüye çıkarmak niyetinde. Ona gerekli dersi vermek için, geçmişin seni en fazla etkileyen, mutluluklarla dolu senesi ne zamandı, neredeydi, paylaşmalısın ki bizim zamanların kıymeti harbiyesi anlaşılsın…
Sermet Çınar – 2026 nasıl gelir bilemem ama yenilik karşıtı olmadığımı söylemeliyim. Sanki yaşını başını almış bizlerin özlediği, eskiden yaşadıklarımız değil, yaşayabilme olanağı bulmamız gibi geliyor bana. Çok eksildik zamanla. Bak yine olanlar oldu, benim siyaset yapmadan, akranlarıma çatmadan, zülfüyâra dokunmadan iki kelam etmem zor. Elime geçen her anı, fırsata çevirmem ata yadigârıdır, söylemek yerine söylenmeyi, konuşmak yerine tartışmayı, yeri gelir tartışmak yerine kavgayı, serde asillik var iyi bilirim. Şimdi böyle kibar kibar sorunca sen, yalan söylemeyeyim iyi bir sene geçirip geçirmediğimi sorguladım içten içe. Yok desem sevdiklerime ayıp, var desem canım ülkemin yoklukla sınanan insanlarına. Aktaracaklarım başka zamana ve mekâna ait. Belki de hayaldir tümü. Yaşanmamış hatıraların, söylenmemiş sözlerin çevremde gezindiği, başımda kavak yelleri, Ankara’da fakülte öğrencisiyim. Planlar yapmışım yeni yıl için, detayları da bende kalsın. Siz zihninizde canlandırın ya da. Okulda başarılıyım, ilişkilerim düzgün arkadaşlarımla. Çevremde seviliyorum. Cebimde yeterli param var. Anlayacağınız bey de benim, paşa da. Yalnız ilk kez plan yapmamışım. Her zaman olduğu gibi tanıdıklarım yine beni çağıracak, etrafımda toplanacaklar, devrin şairlerinden şiirler okuyup, şarkılar söylemeye başlayınca, karşımda pür dikkat kesilecekler düşüncesindeyim. Şaka değil, öyle cazibem var ki, zaman zaman ben bile kapılıyorum halime, o derece yani. İletişimimizin yalnızca sık sık gittiğimiz Tunalı Hilmi’deki bir pastanenin panosundan yapıldığı dönemdeyiz. Öyle haberleşiyoruz. Çiçek Çocuklar’ın Pudding Shop’u benzeri. Ne oldu sizce? Sürekli uğradığımız pastaneye, hiç not bırakan arkadaşım olmamış, garip, yarın yeni yıl olduğunu unutmuşlar herhâlde. Zaman geçtikçe alınıyorum olan bitene. Her sene ballandıra ballandıra öykülediğim yeni yıl eğlencelerimle ilgili ne diyeceğim soranlara? Sonuçta hiç kimseye ulaşamadım. Bunun acısını nasıl da çıkardığımı, unutulmaz yeni yılımı nasıl geçirdiğimi anlatayım size…
Ankara’ya gidenler bilir, nasıl keskindir soğuğu, eğlenceyi dışarıda yapmak hata olurdu. Önümde bir günüm vardı ve karar verdim. El mi yaman, bey mi yaman herkes görecekti. Yeni yıl planını son güne bırakan tüm tanıdıklarıma bana göre büyük ders verecektim. Ailemle konuşup, valizimi hazırlayıp, kaptım otobüs biletini, ver elini İstanbul. İçim içime sığmıyor diyebilirim. Duraklarda ne yaşandı bilmiyorum, yolculuğun önemli bölümünü uykuyla geçirdim. İstanbul’a ulaşıp Topkapı’ya inince, ilk iş Ankara Kızılay’da müdavim olduğum Goralı’nın, Fındıkzade’de yeni açılan şubesinde karnımı güzelce doyurmak oldu. Ardından Zonguldak yurduna uğradım. Şansım yaver gitti ve zamanında bir vesile tanışıp, güzel dostluklar kurduğum arkadaşlarımla yan yana geldim. Laf aramızda yeni yıl ile ilgili bir cümle kurmuyorum, ama hedefimin beraber yeni seneye girmek olduğunu biliyorum. Nasıl açıldıysa konu, pat diye söyledim İstanbul’a gelme nedenimi. Şimdi birlikte köşemizi paylaştığımız arkadaşımla beraber planlar yaptık. Beat kuşağıyla başlayan ve Hippielerle devam eden, gençlik hareketlerine damga vuran, Sultanahmet semtindeki Pudding Shop’ta buluşacaktık. Almanya’dan gelen iki arkadaşı ve yeni tanıştırdığı birkaç kişiyle birlikte eğlenecek, geceden sabaha tarihi yarımadanın her yerini turlayacaktık. Ayrılıp yanlarından, önden Sultanahmet’e gittim. “Bitli Palas” şakasıyla tanımladığımız otele uğrayıp kalacak yerimi ayarladım. Sonra turist gibi gezip, fotoğraflar çekip, turistlerle ahbaplıklar kurdum. Her dakikanın tadını çıkardım. Akşam erkenden buluştuk, neler yedik içtik, nasıl eğlendik bende kalsın, Pudding Shop panosuna Ankara’daki arkadaşlarım için uzun uzun mesajlar yazdım. Hem pek mutluyum, hem de kırgınım diyebilirim. Buraya ilk kez gelecek olan bir topluluktan söz ettiler o arada. Yeni yıla özel davet edilmiş. Canlı müziği duyunca havam iyice yerine geldi. Başladım gruba şarkılar söyletmeye. Elde kalem şeflik yapıyorum güya. Bir coştuk, bir coştuk ama ne coşmak. Tüm masalar eşlikte kusursuz. Sazı elime aldığımdan çok mutluyum. Devrin usta şairlerinden şiirler seslendirip, şarkılar söylemeye başlayınca, pür dikkat kesildiler karşımda. Gülmeyin, şaka değil, öyle cazibem var ki, zaman zaman ben bile kapılıyorum halime, o derece yani. Hatırladınız bu sözü değil mi? Bu kez inanın, gerçekten alkış kıyamet eşliğinde okudum şiirleri. Böyle bir gece hayatımda yaşamadım desem yeridir. Neyse işte. Saat on birde gelecek gruba, müdavimleri hazırladığımı hilafsız söyleyebilirim. Sırtım kapıya dönük, arkadaşlarıma önden teşekkürler ediyorum, sonradan herkes bir yerlere dağılır edemem diye. Öyle afili afili cümlelerle konuşurken, bir el sırtıma dokundu. Gayrı ihtiyari döndüm. Ne olsa beğenirsiniz? Dönmemle birlikte, beni tanıyan, tanımayan bir yandan gülerken, coşkuyla bağırıyor. “Şaka yaptık, şaka yaptık.” Ne şakası? Ah ah, ne şakası öyle mi? Ankara’daki arkadaşlarım, beni çıldırtan arkadaşlarım vardı ya, hani onlara ders vereceğim arkadaşlarım, eksiksiz buradalar. Sevinsem mi, çıldırsam mı bilemedim. İçimden homurdansam da nasıl mutluyum bilseniz. Dikkat onların üzerinde toplanınca, durur muyum sözü kapıp başladım Usta şair Nazım Hikmet’ten dizelere…
“Biz haber etmeden haberimizi alırsın, yedi yıllık yoldan kuşkanadıyla gelirsin.
Gözümüzün dilinden anlar, elimizin sırrını bilirsin.
Namuslu bir kitap gibi güler, alnımızın terini silersin.
O gider, bu gider, şu gider, dostluk, sen yanı başımızda kalırsın.”
Hediyelerimizi sevgiyle birbirimize verirken, dostluğun kıymetini yeniden hatırladım. Canım arkadaşlarıma sarıldım. Pudding Shop panosuna uzun uzun yazdığım notu da unuttum tabi. Bir daha da kimseye sormak gelmedi aklıma. O gece, birlikte hayatımın en ilginç yeni yılını geçirdiğim tüm dostlara teşekkür ediyorum. İlginç diyorum, çünkü “Bitli Palas” şakasıyla tanımladığımız otelde sabah uyanıp, hayata döndüğümde kime sorsam olanı biteni hatırlamadığını söyledi. Ankara’ya döndüğümde yakın arkadaşlarım, ailem böyle bir durum olmadığını savundu. Rüya mıydı gerçek miydi karar veremeden aktı hayat. Aradan elli yıl geçtikten sonra, şimdi birlikte köşe yazılarına başladığımız Deniz Aydın, İstanbul belgeselini çekerken Pudding Shop’a da uğrayınca, geçmişin izlerini izleyicilerine sunabilmek için panoları görüntülerken benim yazıları fark etmiş. Harfi harfine duruyorlarmış yerli yerinde, inanır mısınız? İnanın inanın, her hâlükârda inanın. Bu organizasyonu başaranlara helal olsun diyorum, başka da bir söz demiyorum. Panoya ne yazdığımı merak ediyorsunanız, seneye yeni yılda orada olun dostlarınızla, nasıl?…
Şimdi bu köşemizi okuyanlar, eminim, senin de unutamadığın yeni yılını merak ediyordur. Haydi anlat bakalım. Birlikte dinleyelim maceralarını, öykülerini…
Deniz Aydın – O gecede, canım annemin, olayların içine, örfi-idare günlerinde 1 Ocak’ta beni doğurmuş olması sınavımdı dedemin tabiriyle. Zor günlerimizi kötü hatırlamamam için sanırım, teyzem çocukluğumda tüm dünyanın doğum günümü kutladığını söylerdi. Sıkıntılar arttıkça, mutlu anılarım için, peşinden geldi; Roş Aşana, Hıdırellez, Paskalya, Şeker Bayramı, Şabat, Purim, Hanuka ve Karadenizli ailelerin Kalandar geceleri…
Anne babamın, izin alabilirlerse Almanya’dan bizi ziyaretleri hariç, teyzemle yaşadığım çocukluk günlerimde, önü sonu yiyecek içecek seremonileriyle dolu özel günler olmasaydı zor geçerdi hayat. Balat’ın bu münzevi ailesinin acılarını komşular bilirdi de, ses etmezlerdi beni üzmemek için. Semtin zengin kültürü sayesinde neredeyse her güne farklı eğlenceler sığdırılırdı. Evimizin, cumbası geniş penceresi eşiğinde geçerdi çoğu saatlerim. Başımı sağa sola pek çevirmez, zamansız hayaller kurardım yalnızlığımla. Herkes bir cümle fakirdi. Bin dokuz yüz altmış yılı, otuz bir Aralık gününden yeni yıla, teyzemle Siemens Schatulle M 57 marka lambalı radyodan programlar dinleyerek girecektik. O saat gelinceye kadar, pencere önü çiçeğiydim anlayacağınız. Şöyle baktım kocaman bir Yafa, sahipsiz ulu orta, dik yokuşuna aldırış etmeden yuvarlanarak gidiyor. Anlık kararsızlık, ne oluyorsa oluyor, fırlıyorum arkasından sokağa, koştur Allah koştur. Önde geldiği topraklara selam çakarak, çevresine göz kırpan portakal, peşinde çocukluğum. Yokuşun bitimindeki üçlü mazgaldan içeri düşmeden, tek hamlede avucumun içinde. Kimse görmüyor, hoop içime. Yağmurdan sırılsıklam fanilam. Gören oldu mu acaba? Sanmam canım, kim fark edecek ki? Milletin işi gücü bitmiş, beni mi izleyecek? Baktı zihnim öte tarafına mahalleli basbayağı toplanmış, iştahla bekliyor. Nasıl beklemek ama, sorma gitsin. Evlerin önünden hızlı adım geçiyorum, üstüme bir ağırlık çöküyor. Kiremit caddesindeki evler bomboş. Peki pencerede, güneşten sararmış, divitin pazen, çiçek desenli perdeleri arkasından, çatılmış kaşlarıyla parmaklarını sallayanlar kim çocukluğuma? Kokun, rengin, tadın sana olan tutkum. Ah Şamoti, keşke görmeseydim seni. Yüzüm kıpkırmızı, ellerim titriyor mahcupluğuma. Dünyanın doğum günüme toplandığına inandırılmışken, inanmışken tam da, olmaz ki böyle de yapılmaz ki. Mehmet manav müşterisine meyve tartarken, tezgâhından fırlayan Yafa, aşağı bırakıyor kendini. Gece boyunca yağmurda koşturup duruyorum, tutamıyorum zamanı. Tanıyanlar yakın şahidimdir, o gün bugündür portakal yemem, bilir misiniz? Unutulmaz yeni yılımı aktarmaya gelince, zaman içinde iyice anladım, sevdiklerinizle birlikte olunca, güzellikler benzersiz halleriyle sizin pencerenizdedir. İçinizde uyanan heyecanın haddi hesabı yoktur. Benim yeni yılım teyzemin refakatinde, ateşler içinde, babamın da bir zamanlar hekimlik yaptığı Balat sahilde bulunan Hayat Işığı Hastanesi’nde geçti. Yağmurdaki sınavım başarılı olamamış, üşütmüş, hastalanmıştım. Kendime gelmem neredeyse bir haftayı buldu. Ayın ön dördü gelince, mahalle arkadaşlarımla kurduğumuz “Kiremit Çocukları” yaşadıklarımı unutmam için bir sürpriz yaptı Karadenizlilerin vazgeçilmezi Kalandar gecesinde…
Karanlıkta, usulca çıkıyoruz merdivenleri. Üzerimizde renkli, ilginç giysiler, yüzümüzde görenleri ilk bakışta ürkütecek derece abartılı makyaj. Maskelerse cabası. Elimizde dikkatle taşıdığımız gaz lambasının etrafı aydınlatan fitilinden aldığımız cesaretle hepimiz geceye kahramanız. Seslerimiz birbirine karışıyor kapılarını çalarken komşularımızın. Sırtımızda taşıdığımız yoksulluğu, çuval bezinden torbalarla öylece bırakıyoruz kapı eşiklerine. Kuru fasulye, kabak, mısır, mandalina, elma, fındık, koliva. Ne koparsa gönüllerinden. Biraz da ekonomik duruma göre. Israr yok, en iyi karakoncolos olduğuyla övünmekse serbest.
“Kalandar gecesi, devlet bacası, torbayı dolduran cennet hocası. Kalandaris, kulandaris, erkek uşak dişi buzak. Ver Allah’ım ver, dolsun köşe bucak.”
Sermet Çınar / Deniz Aydın – Şimdi ikimizin de ortak isteğidir sizden, ailelerinizi sevin, yeni dostlar edinin, sıcak arkadaşlıklar kurun. Hiçbir günün özel denecek yanı olmadığını, bunları yaratanın sizler olduğunu unutmayın. Başınızı kaldırın, etrafınıza bakın, sevginizi çevrenizdekilerle paylaşın. Gelin, 2026 yılında tanımadığınız kişilere armağan edeceğiniz hediyelerle doldurun gönül heybenizi. Sevginin paylaştıkça nasıl çoğaldığını göreceksiniz. Gazeteciliğin ve televizyonculuğun olmazsa olmaz taktiği, çılgın soru size de sorulursa, bizim gibi işi uzatmadan, lafı evirip çevirmeden anlatırsınız içtenlikle herkese. Umudun yanınızdan ayrılmadığı güzel bir yılınız olsun. Sevgiyle…
“Elimizde fincanla çayımız, önümüzde kâğıt kalem, kulağımızda yazlık sinemaların dublaj sesleri arasına karışan leblebi gazozu kapaklarının açılış senfonisi, dudağımızda Hulki Saner’in, “Kalbimin Şarkısı” adlı bestesi. İçimizde ayrı hüzün, ayrı bir keder ruhumuzun derinliklerinde…”

