KAYIP ARANIYOR!
Hakkını nasıl öderim bilemiyorum. Kaç yıl oldu seninle tanışalı bir kere bile beni yalnız bırakmadın. Nereye gittiysem, hiç sesini çıkarmadan geldin. Kız arkadaşımdan ayrıldığım zaman sahilde seninle ne kadar yol yürüdüğümüzü Tanrı bilir. En yakın dostum, sırdaşım oldun. Ta ki…
Uzun bir süre evime kitap yazmak için kapanmıştım. Yazı yazarken, her şeyden herkesten soyutlanırım. En ufak bir ses konsantrasyonumu bozar. Çocukluktan beri bu böyle. Bugün son düzeltimleri yaptım. Dosyam hazır gibi. Artık biraz insan içine çıkıp, kafamı dağıtabilirim. Hemen üzerimi değiştirip tıraşımı oldum, eski sevgilimin aldığı parfümü sıktım. Bir anlık da olsa eski güzel günlerimiz geçti aklımdan. Yüzümdeki iğreti gülümsemeyi bir kenara bırakıp, yanıma vapurda okumak üzere Çağatay Yaşmut’un Felsefe Cinayetleri kitabını aldım. Birkaç kere polisiye yazmayı denesem de, istediğim gibi olmayınca hevesim kırılmış, gerilim hikâyeleri yazmaya başlamıştım. Zaten yaşadığım hayattan başka bir şey çıkmazdı.
Yola koyuluyorum. Hava güneşli ve ılık. İçimde nedensiz bir yaşama sevinci. Kadıköy’e geldiğimde vapurun kalkmasına daha on beş dakika var. Taze simit kokusuna dayanamayıp, sokak simitçisine doğru büyülenmiş bir şekilde gidiyorum. Seni fark ediyorum o zaman. Biraz bana bozulmuş gibisin. Ne zamandır görüşemiyoruz tabii. İki tane simit alıp, tekrar iskeleye doğru hızlı adımlarla gidiyoruz. Biraz arkamda kalıyorsun. “Hadi,” diyorum. Koşturan insanların arasından sıyrılıp yanıma geliyorsun. Vapurda üst kata çıkarken kaybediyorum yine seni. Belki bir arkadaşını görmüşsündür diye düşünüyorum. Düdük çalıyor ve hareket ediyoruz. Simitleri bölüp martılara atmaya başlıyorum. Bir lokma simit için birbirleriyle kavga edişlerini izliyorum. Emektar çaycı, tepsisiyle dolaşıp, boşları topluyor.
Daha yolum var, açıp kitabıma kaldığım yerden devam ediyorum. O kadar sürükleyici ki kırk dakikalık yolun nasıl bittiğini anlamıyorum bile. Merdivenlerden aşağıya iniyorum; insanlar iskeleden inmek için kuyruk oluşturmuş. Sessizce bekliyorum. Sen hâlâ ortada yoksun. Sonra bir itiş kakış oluyor. Kızın ayakkabısı denize düşüyor. Görevliler uzun çubuklarla yakalamak isterken, ayakkabısı son bir bakışla denizin derinliklerine doğru kayboluyor.
O hengâmede nihayet Büyükada İskelesi’nden inerken görüyorum seni. Bu sefer serzenişte bulunuyorum. “Bugün beni çok yalnız bıraktın.” Bir şeyler demek istiyor, ama yine susuyor. Beraberce yol alıyoruz. Bir turist kafilesi geliyor. Rehberin elinde sarı bir flama var. Onu takip ediyorlar. Biz de uzaktan onlara katılıyoruz. Dar bir sokağın içine giriyorlar, biz de peşlerinden. Yıkık dökük ama zamanında son derece ihtişamlı olduğu belli olan bir yapının önünde duruyorlar. Kocaman bir bahçesi var. Çok bakımsız. Troçki’nin evi diye duyuyorum. Turistler fotoğraf çektiriyor duvarının önünde. Ben de seni çekiyorum. Huzursuzlanıyorsun. Ayrılmak istiyorsun sanki. Paniğe kapılıyorum. “Tamam,” diyorum, “sen nasıl istersen öyle olsun.” Yeter ki sen de beni bırakıp gitme. Beraberce ayrılıyoruz oradan. Gözüm üstünde. Mimozaların kokusu adayı sarmış, içime çekiyorum. Sen oralı olmuyorsun. Taş Mektep’e kahve içmeye gidiyoruz. “Biliyor musun, zamanında burası Sofronios’un yazlık köşküymüş. Sonra İstanbul Belediyesi almış burayı ve okul yapmış?” Dinlemesen de konuşma olsun diye devam ediyorum anlatmaya. “yangın tehlikesi geçirince boşaltmışlar binayı, yıllar sonra da şimdiki haline getirmişler.”
Kahvemizi alıp manzaralı yere oturuyoruz. Yorulmuş olmalıyım ki esen ılık rüzgârla bir an içim geçiyor. Gözlerimi açtığımda etrafın kalabalıklaştığını görüyorum. Kahvem soğumuş. Bir dikişte bitiriyorum. O ara yine kaçmışsın yanımdan, anlaşılan. Belki sergi salonunun önünde karşılaşırız umuduyla hızlıca kalkıyorum yerimden. Hemen birileri oturuyor yerime. Sağıma soluma bakıyorum göremiyorum seni. Bir panik başlıyor içimde. Adımlarımı sıklaştırıyorum. Koşuyorum hiçbir yerde bulamıyorum. Aklıma köşkleri çok sevdiğin geliyor; rotamı Altınordu Sokağı’na çeviriyorum. Yoksun.
Düşünüyorum, “yaşadığım hayatı mı sevmedin, yoksa yazdıklarımı mı?” Kendimi çok yalnız hissediyorum. Sonra bir kişi geliyor yanıma ve biri daha. “Merak etme, biz de arıyoruz. Hep birlikte ararsak belki daha çabuk buluruz.” Gözyaşlarımızı silip, yan taraftaki bisikletçiden bisiklet kiralayarak aramaya devam ediyoruz. Kaç sokak geziyoruz, sensiz kim bilir? Oysa baharda açan çiçekleri, begonvilli bahçeleri ne çok seversin. Hiçbirini göremediğin için üzülüyorum.
Karşımızdan bir grup geliyor. Herkesin ağzında aynı soru; “Gördünüz mü?” Gittikçe artan bir kalabalıkla aramaya devam ediyoruz. Mizzi Köşkü’nün önünde bir çocuk görüyoruz. Bir taraftan ağlıyor, bir taraftan da kucağındaki beyaz kediyi seviyor. Durumu anlayan yaşlıca bir kadın eğilip başını okşuyor. “Merak etme, bulacağız,” diyor. Çocuğu da aramıza alıp, yola koyuluyoruz. Kimse konuşmuyor; herkes kendi derdinde. İçlerinden birkaç genç durumuna razı gelmiş olacak ki “Son vapura yetişmemiz lazım” diyerek yanımızdan ayrılıyor.
En çok da seksen beş yaşındaki adının Halit olduğunu öğrendiğim amcaya üzülüyorum. Kaldırıma oturuyor yorgunluktan. Bastonunu yanına koyuyor. Dalıyor uzaklara. Kim bilir neler geçiyor kafasından. Yıllar önce kaybettiği eşini mi? Yurt dışına yerleşen oğlunu mu? Yoksa teker teker aralarından ayrılan arkadaşlarını mı? Yalnızlık zor şeydi; yaşlılıkta bir de terk edilmişlik olunca daha da zordu. Biraz dinlendikten sonra tekrar aramaya başlıyoruz. “Sen burada otur, Halit Amca, bulursak sana da haber veririz,” desek de ikna edemiyoruz. O da arkamızdan yavaş yavaş bizi takip ediyor.
Çarkıfelek Caddesi’nde bahçesi bakımsız bir ev dikkatimi çekiyor. Eşyaları bahçeye dağıtılmış. Hüzünle bakıyorum. Kenarı mineli bir boy aynası görüyorum. O kadar güzel ki… Yan yatmış, üzerinde küçük bir salyangoz dolanıyor. “Kim bilir kimler bu aynaya bakarak dışarı çıkmıştı,” diye geçiyor aklımdan. Cep telefonumla fotoğrafını çekeceğim sırada aynada hızla geçen karaltılar görüyorum. Arkama bakıyorum istemsiz. Sonra tekrar aynaya bakıyorum. Dili olsa konuşacak sanki. Aynanın yansımasında tepede yalnızlığına terk edilmiş Rum Yetimhanesini görüyorum. İçimdeki ses, ayaklarımı o tarafa doğru götürüyor, arkamdaki kalabalıkla birlikte. Yaklaştıkça üzülüyorum. Dünyanın en büyük ikinci ahşap yapısı olan bu muhteşem bina, bulunduğu yerden bizi kırık dökük de olsa mağrur bir şekilde karşılıyor. Zamanın hoyratça davranmasına karşın “hala ayaktayım,” der gibi. Kedili küçük çocuk “Gördünüz mü?” diye bağırıyor. Hepimiz gösterdiği tarafa bakıyoruz.
Karaltılar silsilesi metruk binanın etrafını sarıyor. “Aaa, benimki bu, şapkasından tanıdım,” diye biri atılıyor. Derken biri daha “İşte bakın baston, bu benimki.” Kalabalık grup hareketlendikçe karaltılar binaya sığınıyor ve kayboluyor içinde. Olduğum yerde hareket etmeden, sesimi bile çıkarmadan beni görmesini istiyorum. Bahçenin merdivenlerinde birinin bana baktığını hissediyorum. Evet, o. İstemsiz bir adım atıyorum, o duruyor. Sanki veda edecek gibi bir süre bekliyor ve o da metruk köşke diğerleri ile birlikte giriyor.
Birden serin bir rüzgâr esiyor, hepimizin tenine değerek, içimizi ürperterek köşkün camsız perdelerini havalandırıyor. Bahçe kapısı hızla çarpıyor. Bir uğultu kaplıyor sonra belki de bir çığlık tam anlaşılmıyor. Artık ahşap köşk intikamını almak ister gibi yeni misafirlerini ağırlıyor. Hava kararıyor. İnsanlar birer birer dağılıyor. Kimse konuşmuyor. Herkes, kendisinden bir parçayı o karanlık binanın içinde bırakmış gibi başı önde yürüyor. Halit amca bastonuna dayanarak uzaklaşıyor. Küçük çocuk, kedisini göğsüne bastırıp son kez arkasına bakıyor. Ben hâlâ olduğum yerdeyim. Onun da benim gibi geri dönmeyeceğini biliyorum, ama bunu kabullenemiyorum.
Sonunda ben de yürümeye başlıyorum. Sokaklar bomboş. Kepenkler kapalı, bahçeler sessiz, pencereler karanlık. Bir zamanlar hayatın taştığı ada, şimdi terk edilmiş gibi duruyor. Ne bir insan sesi duyuluyor ne de uzaktan bir vapur düdüğü. Sanki ada, gölgeleriyle birlikte bütün geçmişini de yitirmiş gibi.
İskeleye vardığımda denize bakıyorum. Su simsiyah. Karşı kıyıda ışıklar yanıyor. Bir süre orada bekliyorum. Sonra ayaklarımın dibine bakıyorum. Sokak lambasının ışığı vuruyor üzerime. Yine yalnızım. Belki de artık kimse gölgesini aramaya gelmeyecek; belki de bir gün birileri bu sokaklardan geçecek ama burada bir zamanlar gölgelerini arayan insanların yaşadığını hiç bilmeyecek. Köşke son bir kez bakıyorum. Camsız pencerelerinin ardında bir karaltı beliriyor. Gözlerimi kırpıyorum. Kayboluyor. Yürümeye devam ediyorum.
Ve ilk kez anlıyorum; terk edilmek değilmiş insanı yalnızlaştıran, geride kendinden bir iz bırakamamakmış…
Pınar CEBECİ
instagram: okuyucu.yorumu

