Salı, Ağustos 25, 2026
Köşe YazısıManşet

Haberi Paylaşmak İçin

DEĞİŞEN DÜNYANIN İNSANLARI

Sizlerle yan yana gelişmeleri takip ettiğimiz güzelim ülkemde, sınırsız sayıda gerçekleşen sıkıntılı olaylar karşısında bazen nutkum tutuldu yazamadım, bazen de yazmak gelmedi içimden ne yalan söyleyeyim…

Sonunda “paylaşma” gücüne sığınarak hareket etmek dışında çaremin kalmadığına kanaat getirdim, müdavimi kabul edildiğim çay bahçesine gittim. Kömür ateşinde pişirilmese dahi, tiryakisi olduğum bol köpüklü orta üstü kahvem yanı başımda, üzerine türlü sözler yazdığım meşeden hallice ahşabı eskimiş masaya oturdum, aldım elime sedir ağacından siyah resim kalemimi, başladım karalamaya. Ne karalamak ama sorma gitsin. Gün akşam oldu da, öyle alıkoydum kendimi yaptığımdan…

İnsanoğlunun en büyük mirasıdır sonraki kuşaklara arşiv niteliğinde devrettiği çalışmalar. Edebiyat, sanat, müzik, resim, tarih, mimari, belgeseller tümü bu amaçla vardır bir bakıma. Tabletlerden günümüze ulaştırılan insanlığa dair sayısız bilgi özenle korunmuştur. Gelecek kuşaklara “hafıza bırakmak” gerçekten şarttır, hepimiz biliriz. Doğruyu, eğriyi, yaşananları, durmadan üslubumuzca karalarız kâğıtlara. Direnme savaşını yazanlar da kuşkusuz boşuna aktarmamışlardır olanı biteni çıplaklığıyla.

Yalnız olmadığımı bilmek sevindirici gelir bana, kuşkusuz size de öyle geliyordur…

“Denizin Sesi” adlı köşemde anlattım biliyorsunuz, yıllardır elimden geldiğince yazıyorum. Yazmakla kalmıyorum aslında diğer yandan tiyatrodan alışkanlık ezberlemeye çalışıyorum içeriğini faydalı bulduklarımı. Her ne kadar teyzem, daha ışıklar içinde uyumadığı günlerde saplantılı durumumun, İstanbul Şehzadebaşı semtinde sık sık gittiğimiz bir sinemada küçük yaşta izlediğim filmin epeyce etkisinde kalarak geliştiği konusunda ısrar etmiş olsa da, hangi nedenlerle ezberleme çılgınlığımın başladığına karar vermiş değilim. Aslında izledikten iki üç yıl sonra, teyzemin getirdiği, film uyarlamasının yapıldığı kitabı ezberlemeye çalıştığımı iyi hatırlıyorum. Evimizde benzer biçimde “mahkûm” olduğunu da yazık ki ah ne yazık… Neyse, paylaşmamı istiyorsunuz biliyorum, başlıyorum…

Kulüp, devrin havalı sinemalarındandı. Yavru ile Kâtip serisini, Kink Kong maceralarını, nicelerini orada seyretmiştim. Sinemanın önündeki kalabalıkta çizgi romanlar satılırdı. Belki de ilk açık kitap pazarı, sinemanın girişiydi. Teyzemle kitap pazarına gitmekten, kitap değişimi seremonilerine eşlik etmekten pek hoşlanırdım. Amerikan yanlısı olarak bilinen, İngilizlerin düşmanı çizgi roman Teksas vardı, muhtıra döneminin yaygın kitaplarından. Öğrendiğim ilk yasak yayın Tommiks’ti. Çocukların aklını çeldiği görüşüne, hippi teyzem nasıl takıldıysa, sinemaya gittiğimizde, önünde büyüyen kalabalığın arasına dalar, aradığı kitabı bulur, hükûmet inadına alır mahallede dağıtırdı. Bazı kitaplarınsa siyasi yelpazedeki taraflı içeriklerini herkese anlatır onları almazdı. Balat semtindeki Kiremit Caddesi’ne hafta sektirmeden uğrayan cep fotoromancının sattığı serilerse en meraklı olduğu kitaplardandı. “Sabun köpüğü” der, kimseye zararı olmadığını savunur, komşu kadınlara dağıtırdı. Diğer yandan onlarla değiş tokuş yapabilmeyi istediğinden kadınların cep fotoroman almalarını baskılardı ısrarla. Kolay anlaşılır yapısı yoktu. Yalnız, iyi insandı. Mecmuacıyla, tek sayfaya sığdırdığı notalara buğulu sesiyle hayat verdiğini iddia ettiği şarkı sözü satıcısı İlhan ağabeyi unutamam, çocukluk anılarım arasındadır. Tahsilini Almanya’da tamamlayan, entelektüel teyzem bilmem neden, Balat semti seyyar satıcılarına fazlaca ilgi gösterirdi. Geldiklerinde alış veriş yapmak için parasının birazını kenarda tutardı. Semtin gerçek sahiplerinin seyyar satıcılar olduğunu yürekten savunur, kültürün ayakta kalmasını isterdi. Kulüp sinemasının sahibi, aile dostumuzun arkadaşı olduğundan haftada iki gün ne yapar eder, film izlemeye mutlaka giderdik. Colorecto marka, kestane kızıl arası renge boyalı saçlarıyla arz-ı endam eden şık giyimli hanımefendilerin, onları suarede fırsat yaratarak önce Vefa bozacısına, ardından Çınar Otel’deki meşhur diskoteğe götürmeyi, dans etmeyi hayal eden yakışıklı beyefendilerin birbirlerine attıkları çalımları seyreder, teyzemle kıs kıs gülerdik…

Sinemaya beş dakika mesafede, Bozdoğan Su Kemeri yanında, çoğu kişinin eski ismiyle bildiği Fatih Tiyatrosu’nun çocuk oyuncusuydum. İçe kapanık ruh halim çözülür umuduyla, babamın yönetmen arkadaşı sayesinde almışlar beni tiyatroya. İki kelime edince ter döken karakterimden kurtulmam tiyatrodaki çalışmalara bağlıymış. Akıl dışı olan konservatuara sonraki yıl kabul edilmemdi. Tiyatro âdeta evimdi, günümü okul sonrası oyuncularla geçirir, kuliste sohbetlerine katılır, oyun sonlarında el ele alkışa çıkar, heyecanla mutluluk duygusu arasında gider gelir, seyircinin önünde saygıyla eğilirdim…

Altmışların sonuna doğru, Paris’te Mayıs ayındaki fakülte eylemleri henüz başlamamış, İstanbul üniversitesi süreli kapatılmamış, Amerikan filosu protesto edilmemiş. Türkiye Öğrenci Federasyonu birkaç gün önce Vietnam savaşı protestosunu gerçekleştirmiş ama. Dünyayı kasıp kavuran özgürlük hareketleri doruklarda yaşanıyor. Yangın yeri dünya…

Teyzem, üzerinde değişik heyecan, dilinde öve öve bitiremediği sinema filmi, hızlı adım yürüyerek, başımız önümüzde girdik Kulüp sinemasına. Sinema önünde toplanan kalabalık sanki aynı değil. Kapıdaki kitap değiş tokuşuna bile katılmadık. Neler oluyor?..

“Değişen Dünyanın İnsanları” filminin afişine bakınca öngörü geliştirmek zor. Hele benim yaşımda, imkânsızdı demek gerçekçi olur. François Truffaut tarafından sinemaya uyarlanan filmi ilgiyle seyretmiştik. Günümüzde fazlaca bilinen tanımla distopik kurgu türündeydi. Fahrenheit 451′ Tanıdık gelmiştir bazılarımıza. Kuşağımdan olanlar gönülleri sızlayarak hatırlar gençlik dönemlerinde yaşadıklarını. Filmi izleyenlerin hissettiklerini söze dökmeye çalışmak nafile çabadan öteye gitmez. Yazmıyorum ben de…

Kitap kâğıdının tutuşma derecesidir 451′  ve hayli başvurulan yöntemlerdendir altmışlı, yetmişli yıllarda kitapların yakılması durumu. Acı olan, kimi zaman kitaplar toplatılarak yakılır, kimi zaman da kendi ellerimizle kitaplarımızı yakmak zorunda bırakılırdık…

O günlerde başlamıştı saplantım, yakın çevremde yalnız değildim. Özellikle ezberlediğimiz yayınlar vardı. Kitap gibi konuştuğumuz, mekanik kaldığımız, snop göründüğümüz şeklinde eleştiriler alırdık ama bize göre çaremiz yoktu. Çocuktuk, aklımız da çocuk aklı kuşkusuz…

Elden ele dolaştırılan fikir kitapları, zulalarda yakalanıp yakılmadan, elimizle yok edilirdi haberi geldiğinde. Fahrenheit 451′ hayatıma böyle girmişti. Kurgu bilim dizisi başlığıyla yayınlansa da, evimizde kaldığı sürece ne badireler atlattık onun yüzünden bilemezsiniz.

Arnavut kaldırımlı dar sokaklar arasında çok sayıda kültürün birlikte yaşandığı İstanbul’un Balat semtinde bulunan, belli ki üzerine ustaca tavan arası kondurulmuş, ahşap cumbalı evimizin banyosunda o gün, su ısıttığımız kazanın külhanındaki atık yağ ile karıştırılmış talaştan oluşan “Alev” marka siyah naylon torbaya, ilk kez tutuşturmak için çıra yerine, Fahrenheit 451′ kitabı eşlik etmişti teyzemin elleriyle. Benzerleri yaşanmasa yazmazdım. Haberiniz olmuştur(!) haberlerden…

Anlatayım.

Fahrenheit 451′ kitabıyla uyarlanan sinema filmi; kitapların yasaklandığı, itfaiyecilerin işi gücü bırakıp, kitapları topluca yaktığı senaryosunun yanında, düşünce özgürlüğünün nasıl engellendiği, sansürün giderek arttırıldığı sistem eleştirisiyle, yönetimin baskısı sayesinde insanların düşünemeyen bireylere dönüştürüldüğü dünyayı aktarır. Rejime ayak uydurup yanlarında yer alanlar, yalnızca tüketenler. Karşılarında direnme iradesi gösteren “kitap insanlar” Ne yapıp edip yararlı kitapları ezberlemeye çalışırlar…

Tanıdık geldi mi size? Birileri parayı bastırıp, sahaflardan dâhil, binlerce kitabı satın alarak yapay zekâ platformlarını kuruyor, aldıkları eserleri kayıtlara geçtikten sonra imha ediyor. Neleri yakıyor, neleri kayda geçiyor bilmiyoruz, biliyor muyuz?..

Yaşam hafızasını makineleştirmek, elbette eserleri, şiirleri, destanları ortadan kaldırmakla sınırlı reflekslerden değildir. Varılmak istenen sonuç, gerçeğin manipüle edilebileceği başka düzenler kurmak, menfaat sağlamak olunca Makyavelizm biliyorsunuz bulunmaz nimettir. Gücünü korumak amacıyla yapılan kanunsuzluğu meşru sayar ve insanı öncelemek yerine menfaati önceler. Hele oportünizmle birlikte, yanlarında pragmatizm, gerisini siz düşünün.

Sinemada görerek, “hayalcilik”  diye nitelendirdiğimiz kurguların, sıradanmış tavırlarıyla sundurulan haberlerin, yanlışların öykündürülmesi boşuna değildir. Düşünün, topyekûn, tarihin, edebiyatın, felsefenin, hukukun, bilginin, kötü amaçlı ellerde düzenlenerek yapay zekâ marifetiyle(!)  piyasaya sürüldüğünü. Doğrunun kayıtlarda bulunmadığı, yanlışların baskıyla topluma empoze edildiğini uzun uzun düşünün. Yol yakınken düşünün…

Bu kadarına “pes” dedirten cinsten neler yaşanmıştır ülkelerde. Hukuk içtihatlarının yerle bir edildiği, kişi hak ve hürriyetlerinin yerine çeşitli zümrelerin menfaatlerinin gözetildiği yılları yaşamayan yer kalmış mıdır bu gezegende?..

Hafızamızı yok etmeye çalışıyorlar. “Dijital dünya”  tanımlamasıyla toplumları, kapitalist modernitenin dayattığı yapısal eşitsizliğe, bireyciliğe hapsetmek ilk hedefleri. Düşünsel hafızayı silmenin kökten yenilmişliğe neden olduğunu yüzyıllardır bizden iyi biliyorlar…

Binlerce yıllık kültürün, toplum mirasının, bilgilerin yer aldığı eserlerin matbuatın, yakıp yıkmadan, basmadan, sözüm ona dijital çağa ayak uydurarak toplanması, davranışlarının ödedikleri paralarla iştah kabartacak hale dönüştürülmesi, tek kuruş değeri yokmuşçasına kayda geçilip, ardından eserlerin imha edilmesi ilk adımdır. Sonrasında olacakları öngörüp önlemini almayı bilmek gerek. “izm” ile biten kavramların kıymetli eylemlere dönüşmesinin sanıldığı kadar kolay olmadığını bildiğiniz gibi…

Kötülük, beraberinde sayısız iyiyi de sürüklüyor çevremizden. Filmdekine benzer durumla karşılaşmayalım. Gür sesimizle haykıralım. Yer gök inlesin. Yaşasın Edebiyat!..

Anlatıcı


Haberi Paylaşmak İçin

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir