Yaşasın Edebiyat Öykü İle Makale Yarışması Eseri
KIRMIZI TESPİH TANESİ / PINAR CEBECİ
Tren istasyonunda, bekleme salonuna girerken bavulların tekerlek sesleri simitçinin “Sıcak simit” sesine karışıyor. Duvar saatinin etrafında uçuşan güvercinler görüyorum. Çok telaşlılar. Biraz başımı kaldırınca fark ediyorum yuva yaptıklarını ve daha önce başımı kaldırıp bakmadığımı. Mavi mozaiklerden yapılmış pencereyi de o zaman görüyorum. Güneşin duvara yansımasından hikâyeler yazıyorum, çocukluğumdan kalma. İnsanlar saatlerine bakarak oradan oraya koşturuyor. Her zamanki banka oturuyorum. Burası her yere hâkim. Karşımda bir bank daha vardı, kaldırmışlar. Gerçi iyi de oluyor, çok yıpranmıştı. Ortalık biraz daha açılıyor. Çaycı uzaktan başıyla selam verip bardağı kaldırıyor. İlk zamanlar olsa, her gelişimde soruyor. Şimdi başımı sallamam yetiyor. Kimsenin adınızı bilmesine gerek kalmadan gizli ahbaplık kuruluyor burada. İstasyon, insanı birbirine böyle yaklaştırıyor demek.
Trenin önce sesi geliyor ardından kendisi görünüyor. Trene bakarken bir sürü hayat, film şeridi gibi hızla akıyor, sonra yavaşlıyor ve duruyor. Her bir kompartımanda farklı yüzler, farklı hayatlar. Defterimi çıkarıp bir şeyler yazıyorum. İnenler oluyor, binenler olduğu kadar. “Ölüm ve hayat” diye devam ediyorum yazmaya. Birileri yolculuğu bitirirken, diğerleri aynı yerden kendi yolculuğuna başlıyor. İstasyonda vedalarla özlemler aynı noktada buluşuyor. Birinin gözündeki sevinçle ötekinin gözündeki hüzün yanınızdan geçip gidiyor. Belki bu yüzden istasyonları seviyorum; insan hayatı burada kimsenin fark etmediği kadar gerçek. Gizli tanık gibi defterimi açıyorum, sayfalarına bakıyorum, bekleyişlerle dolu. Kimi kavuşmayı bekliyor, kimi ayrılığı. Kimi fark edilmek istiyor, kimi unutulmayı. Bastonuna yaslanan yaşlı kadın dikkatimi çekiyor. Tayyör giymiş, saçları arkadan topuz. Vücudu biraz eğilmiş. Elinde küçük bir çantası var. Sağa sola bakınıyor. Yardım etmek için yerimden kalkıyorum. “Anneanne” sesiyle başımı arkaya çeviriyorum. İki delikanlı koşarak kadının etrafına dolanıyor. Kadın çok mutlu oluyor, ama gözü hâlâ bir eksiğin peşinde. Gençlerden biri çantasını alıyor, diğeri de koluna giriyor. Yaşlı insanların bu telaşsız yürüyüşlerini seyretmek içimi huzurlu kılıyor. Kendimden biliyorum; onların bu yavaşlığı sadece fiziksel bir yorgunluktan değil, hayatı sindirerek yaşamanın bir sonucu… Uzaklaşıyorlar. Yerime tekrar oturuyorum. Düdük sesi geliyor uzaktan, trene yetişme telaşı kaplıyor etrafı. Kimi binmiş, kimi binmek üzere, kiminin gözü hâlâ merdivenlerde. Bir aile geçiyor yanımdan. Küçük kızlarının sarı saçları iki yandan kırmızı kurdele ile toplanmış. Elinde horoz şekeri. Babasının elinde bavul var, iple bağlanmış. Annesinin kucağında bir bebek. Kızına eğilip bir şeyler söylüyor. Kız şekeri yalarken, başıyla onaylıyor. Saate bakıyorlar. Boş bankı gösteriyor adam. Oturuyorlar. Küçük kız bacaklarını sallıyor oturur oturmaz. Bebeğe bakıyor, kulağına bir şeyler fısıldıyor. Anne bir oturuyor, bir kalkıyor. Adam kasketini yanına koyup, nemlenmiş başını mendille siliyor. Saate bakıyor yeniden.
Sucu çocuk dolaşıyor etrafta. Elinde buğulanmış su şişeleri birer ikişer azalıyor. Adam çocuğa sesleniyor. Çocuk koşarak geliyor yanına. İki tane su alıyor. Birini küçük kıza veriyor. Birini kendi dikiyor kafasına. Küçük kız iki yudum içtikten sonra annesine veriyor. Anne sudan bir yudum aldıktan sonra, eline döküyor soğuk suyu, yüzüne çarpıyor. Suyun bir kısmı yere dökülüyor. Elinin ıslaklığını bebeğinin yüzüne de sürüyor. Bebek gülümsüyor. Kadının yüzü ilk defa aydınlanıyor dakikalar sonra. Horoz şekerinin kuyruğunu ısırıyor kız, yarısı ağzında kalırken yarısı yere düşüyor. Babası ters bir bakış fırlatıyor, yere düşen şekeri alıp çöp kutusuna atıyor. Kız omuz silkiyor bana bakıp. Tren kalkıyor derin bir iç çekişle. Küçük kız kara trene bakıp el sallıyor, kime veda ettiğini bilmeden. O sırada genç bir adam elindeki gazeteyi katlayıp yanıma ilişiyor. Parfümü pahalı. Bacak bacak üstüne atıyor. Cep telefonundan gelen mesajlara bakıyor. Telefonu çalıyor. Sağına soluna bakıyor, ayağa kalkıp çevreyi kontrol ediyor. ‘’Merhaba canım.’’ ‘’Şu anda pek müsait değilim. Birazdan toplantıya gireceğim.’’ O sırada istasyondan anons yapılıyor: ‘’Dört yaşlarında bir erkek çocuğu bulunmuştur. Kaybeden ailenin danışmaya gelmesi…” Adam, “Toplantıya trenle gidiyorum. Kapatmam lazım,’’ diyor. Adam tekrar yanıma oturuyor. Alnı ter içinde. Katladığı gazeteyi açıyor. Kafasını gazeteye gömüyor. Küçük kız horoz şekerinden sıkılmış olmalı ki şeker artık babasının eline geçiyor. Adam bayrak tutar gibi tutuyor şekeri. Bebek uyuyor, annenin gözleri kapalı.
Bir kadın çığlığı ortalığı inletiyor: ‘’Berk, Berk… Danışma nerede, danışma nerede? ’’ Otuzuna daha gelmemiş şık bir kadın bu. Bir elinde parıltılı bir cep telefonu, bir elinde süslü hediye paketleri. Telaş içinde danışmaya doğru giderken, cevabımı beklemeden ‘’Paketleri yanınıza bırakabilir miyim?’’ diyor ve uzaklaşıyor. Güvenlik görevlisi başını hafifçe sağa doğru çeviriyor “cık cık” layarak. Saçları yaşını ele veriyor. O sırada yanına gelen meraklı kadına olayı anlatıyor. Kadın da “cık cık” lıyor. Ağır adımlarla yerini değiştiriyor. Gözlerinin sabitlendiği yere bakıyorum. Kadın elindeki cep telefonuyla çömelmiş, kameraya ağlayarak oğluna sarılıyor. Adamın gözleri alevleniyor. Saate bakıyorum, hâlâ vakit var. Biraz dolaşmak için ayağa kalkıyorum, aklıma emanet poşetler geliyor. Geri oturuyorum. Tespih satıcısı yaşlı adam girerken sucu çocuk elindeki paketleri bitirmiş, gidiyor. Su almadığım için hayıflanıyorum. Saçları kuzguni kadın, puantiyeli kloş elbisesiyle salınarak yürüyor. Gözündeki siyah gözlük onu daha gizemli hale getiriyor. Birilerine bir şeyler soruyor. Bizim tarafa ağır adımlarla yaklaşıyor. Topuklarının sesi ritmik. Yanımdaki adam kıpırdanıyor. Gazeteyi başından indirdiğinde kadına bakması için kafasını kaldırması gerekiyor. Ayağa kalkıyor adam. Yüzü sevinçli. Kadını öpüyor. ‘’Gelmeyeceksin diye çok korktum’’ diyor. Kadın benden müsaade isteyerek aramıza oturuyor. Sırtı bana dönük. Adam elini kadının boynunda gezdiriyor. Bekleme salonunda birbirine karışan sesler konuşmalarını fısıltı haline getiriyor. Gülüşüyorlar.
Danışmadaki kadın anons yapıyor. Ses tonu hep aynı mekaniklikte. Eskişehir treninin gelmek üzere olduğunu söylüyor. İşi bitince yanındaki çantasından aynaya bakıyor. Eliyle kaşını hafifçe yukarı doğru kaldırıyor. Uzaktan çok seçemesem de ruj sürüyor olmalı. Dudaklarını birbirine bastırıp bu sefer dişlerini kontrol ediyor. Dilini hafifçe ağzının içinde dolaştırıyor. Aynayla vedalaşırken gülümsüyor. Ayağa kalktığını ancak sırtını dönüp odadan çıktığında anlıyorum.
Salonda bir hareketlenme başlıyor. Ekşimsi bir koku etrafa yayılıyor. Islak mendille yüzümü siliyorum. Bekleme salonunu yeni yüzler dolduruyor. Adam şekerden geriye kalan sapı çöpe atması için küçük kıza veriyor. Kız kendini kaydırarak yere ulaşıyor. İki adımlık mesafedeki çöp kutusuna hoplaya zıplaya gidiyor. Babasının gözleri üzerinde. Elindeki paspasla Yaşar Efendi sile sile bizim bankın hizasına kadar geliyor. Gömleğinin yakası açık. Ensesine koyduğu çizgili mendil sarkıyor sağ tarafından. Göbek hizasındaki bir düğme diğerlerinden uyumsuz. Paspasına yaslanıyor. Nasırlı ellerini sapın üzerine üst üste koyuyor. Derin bir iç çekiyor. Önce bana bakıp selam veriyor gözleriyle, sonra bakışları güvenlik görevlisine kayıyor. Kırk yıllık yorgunluk var ikisinin de gözlerinde. Kim bilir nelere şahit oldu bu gözler diye içimden geçiriyorum. Her gün binlerce insan, binlerce karakter. Daha geçen hafta kavga eden iki adamı ayırmak isterken arada kalıp bir yumruk da o yemişti. Gözünün altına bakıyorum, mor artık yeşile dönüyor. Geçiyor demek ki. Elimle işaret ediyorum, ‘’Hadi, geçmiş olsun Yaşar Efendi, gözün iyileşmeye başlamış.’’ Yüzü yorgun, “Gözüm geçiyor da içim geçmiyor,’’ diyor. Yaşar Efendi paspasını yeniden suya batırıyor. Yerdeki erimiş dondurma lekesini o zaman fark ediyorum. Çubuk, faili meçhul gibi yatıyor yerde. Eriyen çikolataysa cinayet mahallindeki taze kan gibi seramiğin damarına sızmakla meşgul. Aklımdan geçenlere gülerken, Yaşar Efendi fısıltı halinde; “Koskoca adam oldu, hâlâ bırakıldığı yerden ayrılamadı,” diyor. Güvenlik görevlisi o sırada büfeye doğru gidiyor. Bir an bana baktığını sanıp selam veriyorum, görmüyor. Belki de görmezden geliyor. Oysa ben onu her gelişimde aynı yerde görüyorum. Yorgun omuzlarda taşıdığı üniforması güneşten solmuş, belindeki telsizden arada sırada cızırtılar çıkıyor. Kamburumsu duruşu, sararan bıyıkları, siyah kalın çerçeveli gözlükleri… İnsan bir yabancıyı bu kadar uzun süre görünce tanıdığını sanıyor. Yaşar Efendi tekrar paspaslamaya başlıyor mermerleri. Artık ne fail kalıyor ne de geçmişten bir iz. Islaklık güneş ışığında parlıyor. ‘’Bu paketler sizin mi?’’ diye soruyor Yaşar Efendi. ‘’Hayır’’ diyorum, ’’anonsu yapılan çocuğun annesi bıraktı, birazdan alır herhâlde.’’ Etrafıma bakıyorum gayriihtiyari. Yoklar. ‘’Şimdi buradalardı, nereye gittiler ki?’’ Sorum havada kalıyor. Yaşar Efendi, gözüne kestirdiği bir lekeyi silmek üzere yanımdan uzaklaşıyor. Elim paketlerin üzerinde dolaşıyor. Bir hırsız gibi elim poşetin ortalarına kadar süzülüyor. Gözümle elime destek veriyorum. Poşetin içinde birkaç oyuncak kutusu görüyorum. Bir tanesinde de içine sıkıştırılmış küçük bir halka ışık, taşınabilir bir tripod ve kadının kendi fotoğraflarının basılı olduğu parlak broşürler, sosyal medya hesabı için bastırılan kartlar… Paketin dibinde, kadının aceleyle düşürdüğü günlüğü andıran küçük bir defter duruyor. Sayfaları açık: “Berk’le İstasyon çekimi çok dramatik durur, etkileşimi artırır.” O zaman anlıyorum, oyuncak kutularının neden boş olduğunu. Dekorun bir parçası hepsi. Çocuktan dekor olur mu? Çocuktan güzel insan olur. Sanal ortam çok acayip. Orada herkes bedenini kapıda teslim etmiş birer hayalet olarak istediği kılığa bürünüyor. Hastalıklı bir şey bu, bana tuhaf geliyor. “Mış gibi” yapıyorlar. İnsanlar seviyor “mış gibi” olmayı. Herkes birbirine benzemek için çaba harcıyor, kendilerini hiçe sayarak. En güzel onlarmış, en çok onlar bilirmiş, en çok onlar sevilirmiş, en güzel hayat onlarınkiymiş gibi… Kusuru zayıflık sayıyorlar. Oysa herkesin bir kusuru var, insan olmanın doğasından.
Boş kutulara gözüm takılıyor. ‘’Ne garip’’ diyorum içimden, çocukken hiç oyuncağımın olmadığını hatırlıyorum. Bir keresinde rahmetli halam pilli küçük bir araba getirmişti de sadece o gece oynayabilmiştim. Annem ‘’Pahalı bir oyuncak, kırılırsa üzülürsün,’’ diyerek kaldırmıştı. Araba bugün bile benden daha sağlam duruyor. Peki ya Berk?
Siyah giysiler içinde iki genç kafalarını bekleme salonuna uzatıp çekiyor. Sonra biraz ilerleyip geri dönüyorlar. Birinin elinde gitar var. Kızın saçları uzun düz, beline gelmek üzere. Siyah eskimiş kot pantolonunun üstüne siyah yuvarlak yaka bluz giymiş. Çektiği kalemle gözleri daha belirgin, yüzü gülüyor. Gitar çalacak çocuğun başında kasket var. Tişörtündeki ter izler bırakıyor. Eliyle yüzünde biriken teri alıp tişörtüne siliyor. Ellerine bakıyor, hâlâ nemli. Gitarını çıkarıyor kılıfından. Kızla bir şeyler konuşuyorlar. Oğlan kızın yanağına öpücük konduruyor. Gitarının gevşeyen tellerini akort ediyor. Kız da sesini… Elleri gitarın telleri üzerinde yavaşça gidip geliyor, kulağını gitarına yaklaştırıyor. Gitar “Tamamım” demiş olacak ki, başlıyorlar şarkıya. Herkesin başı artık genç müzisyenlere çevrilmiş durumda. Küçük kız minik elleriyle şarkıya tempo tutuyor. Yanımdakiler konuşmalarına ara veriyor. Ayağım farkında olmadan melodiye eşlik ediyor. Yaşar Efendi elindeki paspası bırakıp bir köşede usulca gençleri dinliyor. Eskilerden bir tını bu. Gençlerin bu şarkıyı bilmesine şaşırıyorum…
“Hatırlarım bugün gibi
Sessiz geçen son geceyi
Başın öne eğik bir suçlu gibi
Bana verdiğin hediyeyi
İki küçük kol düğmesi
Bütün bir aşk hikâyesi
İki düğme, iki ayrı kolda
Bizim gibi ayrı yolda”
İlk defa birisi için kalbim çarpmıştı. Üniversiteyi yeni bitirmiş, işe başlamıştık. Gülmeyi öğretmişti bana, neşeli şarkılar dinleyebilmeyi. Tatillerde gezmedik yer bırakmıyorduk. Bir keresinde Fethiye Karaköy’ de dolaşırken harabelerin içinde küçük bir anahtar buluyorum üzerine ne hikâyeler uyduruyoruz o gün. “Belki mutluluğun anahtarı budur,” diyerek içimden, kolye yapıp ona veriyorum. O da bana doğum günümde kol düğmesi hediye ediyor, ayrılacağımızı henüz söylememiş. Şimdi bu şarkıyı dinlerken nasıl hüzünlendiğimi hatırlıyorum. Üzerinden kaç bin yıl geçmiş. Yalnızca tek ses, ruhunu anlara götürebiliyor insanın. Anlaşılır gibi değil. Kalbimin aynı telaşla çarptığını fark ediyorum şu an. Elim aniden telefonuma uzanıyor. Rehberden ismini bulup, bir süre öylece bakıyorum. Sessiz bekleyiş sonrasında telefonu yerine kaldırıyorum. Şarkı bitiyor. Alkışlar başlıyor bu kez. Kız biraz utanıyor, sanki kimsenin yüzüne bakmadan sadece duvardaki saate bakarak ikinci şarkıya geçiyor. Açık duran gitar kutusuna insanlar para atıyor. Gri kırçıllı bir kedi kendinden emin salına salına gidip gitar kutusunun içine yerleşiyor. Dinleyiciler bu de kez alkışı kesip, pantolonlarının arka cebinden çıkardıkları telefonlarıyla video çekmeye başlıyorlar. Kedi de poz verircesine bir oturuyor, bir kalkıyor. Sonra gitar çalan gencin paçalarına sürüne sürüne, yeniden kutuya giriyor. Paralarla birlikte zengin bir kedi görüntüsü var. Yanımdaki adamın telefonu çalıyor. Kadına sus işareti yapıyor. Kadın merakla telefona başını yaklaştırıyor karşı tarafın sesini duymak için. Adam birden ayağa fırlıyor, çıkış kapısına doğru hızlı adımlarla gidiyor. Sevgilisi öylece arkasından bakıyor. Adam eliyle alnını ovuştururken bize doğru bakıyor. Kadın ayağa kalkıyor. Adam hızlıca geri dönüp kadına “İş yerini aramış, Batuhan’la konuşmuş. Boşboğaz dökülmüş hemen, artık işten ayrıldığımı biliyor,’’ diyor. Kadın, ‘’Ne yapacağız?’’ diye soruyor. Adam, “Benimle Eskişehir’e gelir misin? Yeni bir hayat kurarız,’’ diyor kadının ellerini tutarak. Kadının başı öne eğik, tırnaklarıyla oynuyor. “Yapma şunu,’’ diyor adam, “hadi bir şey söyle.” Kadının yüzü düşüyor: “İşten ayrıldığını bana ne zaman söylemeyi düşünüyordun?” “Şimdi bunlarla vakit kaybetmeyelim. Senin işin var nasılsa. Oraya gidince ben de kendime bir iş bulurum.” Kadın, “Haluk, hâlâ evlisin. Sana sürprizim var dediğinde boşanma kâğıdı ile karşılayacağını düşünmüştüm,” diyor. Adam savunmaya geçiyor: “Boşanacağımı biliyorsun.” Kadın ise kırgın: “Bir yıldır nasıl boşanamadığını bilmiyorum, ama.” “Çocuklaşma lütfen, ben seni seviyorum.” Kadın, ‘’Üzgünüm Haluk, annem haklıymış. Boşanınca ara beni,’’ deyip ellerini adamdan kurtarıyor. Gözlüğünü başına taç gibi taktığında kızıl denizde yüzen bir çift zümrüt görüyorum. Bu anı hafızama kazımaya çalışıyorum. Saçları kuzguni kadın gözlüklerini tekrar indiriyor. Bir şeyler söylemek istiyor, olmuyor. Arkasına bakmadan istasyondan ayrılıyor. Gerçekten bunları mı duyuyorum, yoksa boşlukları ben mi dolduruyorum, bilmiyorum. Bir tek gözlerinin güzelliği gerçek, onu hatırlıyorum. Adam, bir müddet ayakta arkasından bakakalıyor. Saçlarının şekli nemden bozulmuş durumda. Üzerine yapışan açık mavi gömleğin koltuk altlarında, yavaş yavaş göğsüne doğru genişleyen koyu renkli desenler oluşuyor. Benden medet umar gibi yüzüme bakıyor, sonra derin bir iç çekiyor ve cep telefonundan birini arıyor: “Çok özür dilerim, akşam eve gelince konuşuruz,’’ diyor gömleğinin yakasından bir düğme daha açarken. Yanımdan uzaklaşırken tekrar arkasına bakıyor, hızlı adımlarla istasyondan çıkıyor.
Tespihçi boynuna astığı minyatür tezgâhla küçük kızın babasının önüne geliyor. Renkli renkli tespihleri havaya kaldırıp hakkında bir şeyler anlatıyor. Adam küçük olanlara bakıyor, kızına seçtiriyor. Kırmızı tespih büyük ellerinin arasında kayboluyor. Bebek ağlamaya başlıyor o sırada. Anne meme vermesi gerektiğini söyleyerek kocasına doğru dönüyor, başındaki örtüyü perde yapmasını istiyor. Adam çiçekli başörtüsünü gererek tutuyor. Saçlarını kapatan beyaz yazma bana anneannemi hatırlatıyor. Onların evlerine gittiğimizde anneannem gözlemenin hamurunu yapar, annem de iç malzemesini koyup kızartırdı. “Mutfakta açık saçla iş yapılmaz, yemeğe saçın dökülür sonra’’ diyerek onun da yazma bağlamasını isterdi. Gözleme eğri büğrü yapılmış olsa da lezzeti şahane olurdu. Kokusu geliyor şimdi burnuma. Karnımın acıktığını hissediyorum. Kadının bıraktığı paketler büfeye gitmeme engel oluyor. “Rasim!’’ diye bağırıyorum. İkinci seslenişimde duyuyor. Elimle çay işareti yapıyorum. O da bana her zamanki gibi kaşarlı tostu gösteriyor. Başımla onaylıyor ve bekliyorum. On dakika sonra plastik tabağın içinde tostumla demli çayım geliyor. Karnımdan çıkan garip melodiye bakılırsa midem de son derece hazır yemek için. Tostumdan tam bir ısırık alacakken küçük kızın boncuk gözleriyle karşılaşıyorum. Minicik dili dudağından sarkmış, ne tarafa gideceğini bilmez halde sağa sola hareket ediyor. Babasıyla gözümüzle anlaşıyoruz. Tostumun yarısını küçük parmaklarıyla tutuyor şimdi, yüzüme gülümsüyor. Çocuk olmak ne güzel. Hayata gülerek bakan, sevgi dolu… “Geçmiş olsun,” diyorum içimden kendime. Arkadaşlarım torun sahibi oluyor, bense yalnızlık… Çocuk saflık demek oysa. Onların gözünden dünyayı görebilmek vardı. Korkusuzlar hayata karşı, bir o kadar da masum. Hayal kuracak ne çok zamanları var. Saatlerle yaşamak büyüklerin işi.
Duyduğum anonsun sesiyle ana geri dönüyorum. Bu sefer erkek sesi. Otobüs şoförlerinin kontağı çevirirken yolcularla konuşması gibi; ağdalı, gizemli… Trenin arıza yaptığını, gecikeceğini söyleyip özür diliyor. Bekleme salonundan sesler yükseliyor hemen. Bir kadın kocasını yatıştırmaya çalışıyor etrafına bakarak. Biri hızla elindeki çantayı yere savuruyor. Eli göğsünde istasyon kapısından koşarak içeri giren gençse derin bir “oh” çekiyor. Kısa pantolonlu, sarı saçlı çocuk beklemekten sıkılmış, yerde oyuncak arabasını sürüklüyor. Yanına başka çocuklar da gelmeye başlıyor. Berk de annesiyle çocukların olduğu tarafa doğru yürüyor. Annesi işaret parmağını göstere göstere konuşuyor onunla. Çocukların yanına gittiğinde kameraya nasıl poz vereceğini söylüyor olabilir. Yanıma geldiğinde poşetleri unutmuş gibi duruyor. Üzeri parlak taşlarla dolu pembe kılıflı cep telefonunu Berk’e doğru tutuyor. Yavaşça yürümeye başlıyor. Bir eliyle de komutlar veriyor. Berk’in o komutları nasıl anlayabildiğini anlayamıyorum. Berk de sahnelenen oyuna arkadaşlarını dâhil etmeye başlıyor. Çocuklar oyun oynamaktan vazgeçip kameraya garip garip hareketler yapıyor şimdi. Berk’in annesi cep telefonunu durduruyor, tekrar çekim yapıyor. En sonunda duruma müdahale etmek zorunda kalıyor: “Olmuyor çocuklar olmuyor, doğal olun.” Hepsi en baştaki hallerine isteksizce geri dönüyor. Biri hariç… Horoz şekerli küçük kız işaret parmakları ile gözlerini aşağı çekerken, başparmaklarıyla da dudaklarını havaya kaldırıyor. Artık yüzüm nasıl bir hal alıyorsa, küçük kız beni işaret ederek başlıyor gülmeye. O kadar çok gülüyor ki onu görenler de anlamsızca gülmeye başlıyor. Bulaşıcıdır gülmek, ya da öyle olmalı. Kısa süreli de olsa küçük kız hepimize iyi geliyor. Şarkıcı kız artık daha rahat gözüküyor. Hatta izleyicilerden birinin yanına gidip mikrofon tutarak beraber şarkı bile söylüyorlar. Saate bakıyorum, biraz daha vaktim var. Defterimi açıp yazdıklarımı kontrol ediyorum. Bazı yerleri okurken gülüyorum. Aklıma parlak fikirler geliyor, yanına karalıyorum. Etrafıma bakıyorum; kaçırdığım, unuttuğum bir şey kaldı mı diye.
Mikrofondan kısa bir cızırtı geliyor, arkasından da anons: “Trenimizin gelmesine beş dakika kalmıştır.” Bekleme salonu yeniden hareketleniyor. Adımlar sıklaşıyor. Yerde oynayan çocuklar, bir anda kendilerini havada buluyor. Ellerinden düşen oyuncakları toplamak babalarına kalıyor. Trenin yorgun sesi, insan seslerine karışıyor. Tıslayarak duruyor tren. Kapılar açılıyor. Az önce kızla şarkı söyleyen adam, bavulunu kaldırırken zorlanıyor. Müzisyen gençler paraları bir torbanın içine doldurup yavaştan toparlanıyor. Şarkıcı kız çok susamış, kana kana su içiyor. Sevgilisine de bir tane getiriyor. Kedi gitar kutusunun içinden çıkmış, kendine başka bir yer arıyor.
Duvara asılı eski demir yolu saatinin tıkırtısı altında, iki eski dost birbirleriyle koyu sohbete dalıyor. Tespihçi, parmaklarının arasında parıldayan beyaz tespihi yavaşça Yaşar Efendi’ye doğru uzatıyor. Yaşar Efendi’nin kırışık yüzünde sıcak bir gülümseme. Sol eli refleksle pantolonunun cebine, eski cüzdanına uzanıyor. Tespihçi, Yaşar Efendi’nin elini bileğinden yakalayıp durdurduğu zaman sesi hürmetli çıkıyor: “Olmaz Yaşar Efendi, katiyen olmaz. Bu istasyondan ne trenler kalktı gitti, biz birbirimize yoldaş olduk, sırdaş olduk. Bu benden sana kırk yıllık mesainin dostluk hediyesi. Parayı karıştırma buraya. “Yaşar Efendi’nin gözleri buğulanıyor, elini yavaşça cebinden çekiyor. İki koca adamın sarılmaları çocukluktan kalma bir resim gibi duruyor karşımda. Berk’in paketleri hâlâ yanımda. Sağa sola bakıyorum, ayağa kalkıyorum; görünürde yoklar. Elimle işaretleşiyorum güvenlik görevlisiyle. Yanıma yaklaşıyor ağırdan. “Merhaba,” diyorum, “bunları bugün ikinci kez unuttular. Hani sabah kaybolan Berk’in annesine ait.” “Sabah size selam vermiştim ama görmediniz” demek istiyorum aslında, garip kaçar diye vazgeçiyorum. Güvenlik sabahki gibi “cık cık’’ lıyor. Poşetlerin içine bakıyor, hepsini bir elinde topluyor. “Sabah çocuğunu unuttu, şimdi de bunları. Bir çocuk bu istasyonda bir kez unutuldu mu, annesi dönüp onu alsa bile ruhu hep o anda kalıyor,” diyor. Sırtını sıvazlıyorum. Kocaman adamın küçücük bir çocuğa dönüşünü seyrediyorum istasyon şefinin odasına giderken. Rasim elinde demli çayla yanıma geldiğinde Selda Bağcan’ın “Gesi Bağları” şarkısı bekleme salonunda yankılanıyor. Çaydan bir yudum alıyorum. Acılaşmış sanki sabahki tadı yok. Yine de teşekkür edip bir yudum daha alıyorum ayıp olmasın diye. Aynı melodi ikinci çalışta kesiliyor. Küçük kızın annesi cep telefonuyla konuşmaya başlıyor. Yüzü solgunlaşıyor. Kocası “Neler oluyor?” diye araya girmeye çalışırken kadın telefonu kapatıyor. Bebeğini göğsüne yapıştırıyor. Gözleri etrafta dolaşıyor. Küçük kız elinde bana kırmızı tespihi gösterip sallıyor. Annesi babasına bir şeyler söylüyor. Adam kasketini sıkıyor, alnını ovalıyor. Hızlıca kalkıyorlar. Küçük kıza “Hadi çabuk, trene gidiyoruz” diyerek elinden tutmaya çalışırken, kırmızı tespih taneleri kopuyor, etrafa saçılıyor. Kız yere eğilip toplamak istiyor, ama babası izin vermiyor. Kızı kucakladığı gibi trene binmek için koştururken kadın ancak “Eyvah!” diyebiliyor. Gözleri istasyon kapısındaki iki takım elbiseli adama takılıyor kadının. Biri beyaz sakallı, bastonlu, orta boylu yaşlı. Diğeri kadının yaşlarında; belki biraz daha büyük, belki az daha küçük. Onlar da etrafa bakıyor, bakışları sert. Küçük kız, babasının kucağından indiğinde yerde dağılan tespih tanelerinden birini bana uzatıyor gülümseyerek. Güvercin saatin üzerinden geçerken küçük beyaz tüyünü boşluğa bırakıyor. Tüy, döne döne küçük kızın omzuna konuyor. Yerimden kalkıyorum. Küçük kıza gözlerimle veda ediyorum. İstasyon kapısına doğru ilerlemeye başlıyorum. Adamların yanına geldiğimde anlamsız bir şeyler de söylemiş olabilirim, zira bana boş gözlerle bakıp ne anlattığımı anlamaya çalışıyorlar. Son kez tren için anons yapılıyor. Usulca arkama bakıyorum. Bekleme salonu, yeni yüzlerle dolmaya başlamış bile. İçerideki bankta bavuluna sarılmış genç bir kız oturuyor. Az ileride duran yaşlı adam cebinden buruşturulmuş bir mektup çıkarıp yeniden okuyor. Peron kapısında küçük bir çocuk, elindeki balonu tavana değdirmeye çalışıyor. Birileri geliyor, birileri gidiyor. İstasyon, sanki hiçbir vedayı uzun süre hatırlamıyor; ama hiçbir yaşanmışlığı da tamamen unutmuyor. Kırmızı tespih tanesini avcuma sıkıştırıp, yalnızlığımı da yanıma alıp, yeni hikâyelerimi yazmak üzere evin yolunu tutuyorum.

