ALAMANCILARA BALAD
Kış mevsiminde, sonbaharın sürüklediği duygu yoğunluğundan mıdır nedir bu günlerde üzerimde hafif dinginlik, hüzün, geçmişi anımsatan eşyalarla hemhâl olma çabası sorma gitsin. Günün birinde bu halimi sizlerle paylaşmayı düşünmüyor değildim ama gelecekte olur diye zihnimden geçiyordu. Zannediyorum, hafta içi İstanbul’a seyahat ettiğimde, bir vakit sıklıkla uğradığım mekânları ziyaret edince kapıldım duygu seline. Sirkeci Garı, tek başına adıyla dahi alır götürür insanı bir yerlere. Ben mi sadece böyle etkileniyorum, bunu siz yazarsanız öğrenebilirim. Aslında geçmişin izlerinin küçücük odanın içine maketlerle sığdırıldığı tarih var bana hatırlattığı izler açısından. İstanbul belgeseli çekerken de böyle hissetmiştim. Biri vesile oldu, 2006 yılında, yaşımı başımı almış olduğum halde yazmıştım bu satırları. Siz okuyunca neler hissedeceksiniz? Sizin de hatıralarınız var mıdır oralarda? Virgülüne kalem oynatmadan paylaşmak istedim bu günkü hâleti ruhiyemle…
Alamancılara Balad
Türkiye ile Almanya arasında 30 Ekim 1961’de iş gücü anlaşması imzalandı ve sekiz yüz bin kişi Almanya’ya göç etti. Bizimki onlardan farklıydı. Anne hasretiyle büyüyen tüm çocukların anısına…
Aradan o kadar zaman geçti ki hatırlamıyorum yüzünü.
Herkesin, haklıymışım gibi davranışlarıma onay verdiği yer burası. Andezit taşları, tuğlalar rivayet odur, boyu yetmiş beş metreye ulaşan asırlık ladinler eşliğinde inşa edilmiş beş katlı konak. İki yönden çıkılıyor verandasına. Sağdaki basamak tırabzanları rengârenk bezenmiş. Sarmaşık, acemborusu, hanımeli ve sarı güller binanın içeri girişini farklı kılıyor diğerinden. Eşiğin iki yanında, umudun rayihası erguvanlar. Bu yüzden misafirler sağdaki basamaktan karşılanır, sohbetimiz sonrası, meyve ağaçlarından toplanan hediyeler eşliğinde uğurlanır. Geniş mermer basamaklı tarafı biz kullanırız. Padavra tahtalarıyla örtülü dört omuz çatısını, kestane ağacından çift kanat kapısını, akhuş merdivenlerini saymazsak adeta tam taş yığını. Bütün görkemiyle büyüleyen binanın kafesli giyotin pencerelerini, mahpus parmaklıklarını oldum olası sevemedim. Tutsaklığıma gardiyan kışın rüzgârıyla bir içeri bir dışarı savrulan kepenkleri, evin sessiz bekçileri figüratif kepenk tutucularını da kuşkusuz…
Aradan o kadar zaman geçti ki hatırlamıyorum yüzünü.
İçeride sofanın solunda, belli üzerine ustaca kondurulmuş tavan arası bulunan odaların yüksek tavanlarını başınızı şöyle kaldırıp incelediğinizde, abartılı ahşap işleme işçiliğiyle karşılaşırsınız. İşlemeler tüm ihtişamıyla çatı katına, oradan tavan arasına uzanan çıkışları gizlemektedir. Karşılarındaki büyük salonun, camları vitrayla bezenmiş sanat harikası kapıları ilk bakışta fark edilir. Yürüdükçe döşemesi gıcırdayan yüksek tavanlı konak. Peşinden koşsan yakalarsın kelebekler, yedi nokta kırmızı kınkanatlı uçuçlar, bir türlü yakalayamadığım çocukluğum. Bahçesinde gelincikler, leylaklar, papatyalar, laleler. İki taş üstünde, odun ateşinden dibi is tutmuş bakır kazan. İçinde kaynadıkça beyazlayan çamaşırlar. Karıştırma sopası, hünerli ellerde cep çakısı marifetiyle özenerek yontulmuş armut ağacından. Binanın orta yerinde, derme çatma yapılmış olduğu halinden belli, su fıskiyesi olan süs havuzu. Her birinde iki kişinin oturabileceği büyüklükte dört bank etrafını çevrelemiş. Sınıfta küme düzenine göre hazırlanan sıraları andırıyor. Yağmurdan paslanmış çivileri. Sabaha kadar umuda ışık tutan elektrik direği cesaretini gece bekçisinin düdüğünden almış…
Aradan o kadar zaman geçti ki hatırlamıyorum yüzünü.
Konağın etrafı, yarım metre yükseklikte kaya taşlarıyla örülü. Çıkıntılar basamak tepesine. Tek seferde yukarı ulaşmak çocukluk eğlencemiz. Kollarını iki yana açıp gözü kapalı yürümeler, karşılıklı bağdaş kurup üçtaş oynamalar, duvardan ayaklarını sarkıtıp geleceğe ilişkin hayaller kurmak, güneşin en kavurucu saatlerinde Ağustos böceklerinin şakısına ritim tutmak pek mümkün buralarda. Komşudan konağın içine sızan ayva ağacının göz hakkı, kokusuyla ayrı duygular uyandırıyor insana hazan mevsiminde. Asma yaprağıyla sarılan zeytinyağlı dolma, tam buğday unuyla hazırlanan mantı, hepimizin favorisi ayva tatlısı. Boyu aşan kolivaların içine dalsan yolunu şaşırırsın. Güne bakanlar besili. Beş koyun, beş keçi, yedi tavuk, sabahı karşılayan çil horoz yerli yerinde. Ardıç ağacından dört direk üstünde serander. En güzel ses tınısını verdiğinden bu direklerden yapıldığı anlatılan kilerin girişine asılı kemençe, maziden kalan ezgilerini paylaşıyor dileyenlerle. Meşe ağacının zirvesine kondurulan küçücük kulübemiz, gören bin kıskanır. Çocukluğumun ilk resimli masal kitaplarını o ağaca tırmanıp ustaca içine girmeyi başardığım küçücük kulübemizde okudum. Az sabahlamadım annemi beklerken…
Aradan o kadar zaman geçti ki hatırlamıyorum yüzünü.
Gündüz oturup, gece yattığımız odada beş çekmeceli masif konsol. Birincisi kilitli. Kim bilir gizeminde neler saklı? Örtüsü ömre işlenmiş, her oyasında unutulmaz anılar. Üzerinde taş ayna. El oyması çerçevesiyle aşık atıyor önüne geçerek bakanla “Ben senden güzelim” diye. Ortada genişçe kuzine. Evdekilerin sesi kulağımda. “Kestane kebap, yemesi sevap.” İtinayla pişirilen yemeklerin tadı hala damağımda. Pencerelerde güneşten sararmış, bilmem hangi inatla kullanılan divitin pazen çiçek desenli perdeler. Sırtını perdelere yaslayıp koltuklara liderlik eden malahit yeşili berjer. İki karış üstünde duvara asılı siyah beyaz portresiyle, sert bakışlı, çatık kaşlı, pos bıyıklı, haşmetinden hesap sorulmaz, gece görsen korkarsın, dedem. Keyifle oturulabilecek biçimde yerleştirilmiş divan Hazar halısıyla örtülü. Boylu boyunca serili kilimin soyu sopu meçhul. Çeyiz sandığında Denizli pamuğu doldurulmuş, kenarlarından beyaz çarşafla kaplanmış, el emeği, göz nuru nakışlı, saten kumaş yorgan. Saklı dolapta ölü pencere nurşut, içinde bakır ibrik, her zaman temiz suyla dolu…
Aradan o kadar zaman geçti ki hatırlamıyorum yüzünü.
Haberini alınca oldukça tedirgin adımlarla gittim konağa. Hazar halısı örtülü divanda üç kadın oturuyor. Colorecto marka kestane kızıl arası renge boyalı saçları, yeşil gözleri, yüzünden düşürmediği gülümseyişi, tükenmez enerjisiyle Şükran abla. Toplamış ayaklarını eteğini çekiştiriyor dizlerini örtmek için. Diğerinin gerdanı altından geçilmiyor, kollardaki burmalarsa cabası. Konuşmasına yöresel diyebileceğim ezgiler eşlikte zerre kusur etmiyor. Üçüncüsü komşumuz Esma Hanım, onu yakından tanıyorum. Başarılı bir kalemkârın, zarif çiçek desenleri işlediği tepsisiyle misafirlere kahve ikram eden genç kızıysa tanımıyorum. Pencere önündeki berjerde oturan sivrimsi yüzlü, kısa dalgalı saçlı, kalem kaşlı, koyu kehribar gözlü, baygın bakışlı kadın içeri girdiğimden beri bana bakıyor gibi. Işığı çevresini aydınlatıyor. Anneannem göstermese bilmiyorum ne yapardım. Şükür, kavuşuyoruz…
Aradan o kadar zaman geçti ki hatırlamıyorum yüzünü.
Hoş geldin anne, gerçekten sen misin?..
Silik tebessüm yüzünün baharında. Zincifre kırmızısı merserize kazağı, gri rengi deri eteği yıllar öncesinden. Boynunda ipek kumaştan fular, ayağında yüksek ökçe terlikler bulunuyor. Görmeyeli yıl olmuş.
“Ne küçükmüşüm. Hüzünlü Haziran gününde iyice küçüldüm, yok oldum Sirkeci Garı’nda. Münih’in umut yolculuğuna çıkanlar “tahta valiz” ellerinde, soluk soluğa kara trene yetişme derdinde. Çevremiz ana baba günü. Yeni alışırken bu yabancı koca şehre, geri dönme kararı alan ailemizin ilk yolcusu canım annem. Bir teyzemle babama, bir anneme dönüyorum soran gözlerle. Lokomotifin acı acı çalan buhar düdüğünden hayli korkuyorum. Babamın bacaklarına sarıldığımı hatırlıyorum, annemin el sallayışları çocukluğuma umarsız, kara trenin peşinden istasyon bitene kadar soluksuz koştuğumu atletlere nispet yaparcasına. Koştum, koştum, koştum, düştüm. Elim dizimde nasıl ağlıyorum öyle böyle değil. Ne ileri, ne geri, kasıldım kaldım olduğum yerde hareketsiz. Bedenimi hissetmiyorum. Duygularım yoğun. İki damla gözyaşı dökmüyorum. Gözyaşlarımla sel olmuş İstanbul. Yeniden sımsıkı sarılıyorum hiç yoksun düşlerime. Tutulup kalıyorum. Sirkeci garındayım henüz beş yaşındayım…

