Çarşamba, Mart 18, 2026
Köşe YazısıManşet

PARDAYAN – FAKİRLİK

Haberi Paylaşmak İçin

PARDAYAN – FAKİRLİK

Sermed ÇINAR

 

Fakirliği, eski kelimeyle mukadderat, yeni Türkçeyle yazgı olarak nitelendirmekteyim. Fakir bir ailede dünyaya gelebilirsiniz, ancak, bu yazgıyı kırmak kişinin kendi elindedir.

Yaşantım içerisinde gözlemlediğim gerçek yaşamdan kesitleri sizlerle paylaşmak istedim. Fakirlik yazgısını aşmanın en kolay yolu elbette kişinin tek çıkış yolunun iyi bir tahsil yapmaktan geçmek olduğunu daha küçük yaşlarda fark etmesi veya bilinçli anne babaların yönlendirmesi ile okumanın ne denli önemli olduğu hedefine doğru koşmasıdır.

Askeri doktor babam, eve misafir kabul eymeyi, hele de yemeğe davet etmeyi pek sevmeyen bir yapıda olmasına karşın, bir akşam yemeğine bir asistanını çağırdı. Bu davetin sebebini her ikisinin de genç yaşlarda dökülmüş olan saçlarının özdeşmesi olmadığını, daha hemen asistanın konuşma ve ifade becerisinden anladım. Yemek sonrası karşılıklı konuşmalarla büyüyen yakınlık, asistanın, hocam affınıza sığınarak, bir hikayemi anlatmak isterim demeye kadar uzandı. Fakir bir ailenin dört erkek kardeşinden biri olduğunu; kızların konuya hiç dahil olma şanslarının zaten olmadığını belirterek; evde iki adet ayakkabı olduğunu, sabah erkenden kalkan iki kardeşin ayakkabıları giyip okula gidebildiğini, diğerlerinin evde kaldığını söyledi. Sonuçta kendisinin hep en erken kalkan olduğu ve bu sayede iki kardeşin tahsillerini sürdürebildiklerini söyledi. Babamın değer verdiği bu asistan sonrasında, tıbbiyede okurken bir hocasının aynı şekilde kendisini evine yemeğe davet ettiğinden bahsetti. Bir takım elbise, eskiler hatırlar bir beyaz naylon gömlek ve bir kravatı var, ancak o dönemde beyler muhakkak cep mendili takıyorlar. Düşün taşın gömleğin bir kolunu kesip ondan bir adet cep mendili yapıp davete gider. Hesaba katmadığı ise hocanın evi kendi evi gibi sobalı değidir, kaloriferlidir ve yemek esnasında buram buram terlemeye başlar. Ev hanımının ısrarlı talebi, oğlum ceketini çıkarabilirsin, yabancı yok, ısrarları sonucunda, terleme durmayınca ceketi çıkarır ve hep beraber duruma gülerler.

Bu sefer çok uzağa gitmeden, teyzemin kocası, sevgili radarcı hava albay; aile mezarlığında babamla beraber iki asker birlikte yatıyorlar; yine dört kişilik erkek çocuk ve bir kız çocuklu fakir aile. İki ağbey İzmir’de at arabacılık yapıyorlar ve kazandıklarıyla, kendilerinden küçük olan iki kardeşlerini okutuyorlar. Sonrasında her ikisi de askeri okula giderek subay olup hayatlarını kurtarıyorlar. Eniştem, teyzemin de oluruyla her ay düzenli ağabeylerine maddi yardım yaptı ölene dek. Çocuklarını Ankara’ya çağırır onları ağırlar, tatil yaptırırdı. Ahde vefaya muhteşem bir örnek diye düşünmüşümdür hep.

Son hikayem ise hiç uzağa gidilmeden, babamın yaşamı. Aile çok keyifli, üç halam ve babaannemin sesleri muhteşem, babaanne ayrıca ud çalıyor, dedem kanun, evde akşamları cümbüş, özürlü amcam bir köşede oturuyor, babam diğer köşede ders çalışıyor. Bu musikişinas aileden gerçi üç radyo evi ses sanatçısı çıktı ama konu babam. Aileden hatıra kalan fotoğrafları karıştırırken, babamın liseyi birincilikle bitirmeyi paylaştığı arkadaşının, lise müdürünün makamında otururken, bunların da ayakta sağında solunda durdukları resme baktığımda, hemen; okurlarım hatırlayacaktır, bir makalemde resmi okumayı yazmıştım, gerçi bu sanatçının resmi ile ilgiliydi ancak sonuçta fark etmiyor. Diğer delikanlının kruvaze takım elbisesi ve içinde kravatı var. Bizimkinin üstünde, daha evvel bahsettiğim beyaz naylon gömlekin aynısı, ama, iki düğmesi yok ve bakımsızlıktan uzun gibi görünen bir boyun. Okul birincisi olarak askeri tıbbiyeye alınıyor ve hayatı kurtuluyor, sadece onun değil gelecekte, annemin ve biz çocukların hayatı da kurtuluyor.

Hikayenin devamı son derece manidar. Ordu imkanları olmadığı için babamı, Anakara’da İhsan Doğramacı’nın yeni kurduğu Hacettep Hastanesine beyin cerrahisi ihtisası için yolluyor. O dönemde, Doğramacı yurt dışından doktorlar ve hemşireler getirtmiş, bizde yeterli sağlıkçı yok. Gençlere mukaddes adam İhsan Doğramacıyı şöyle anımsatabilirim. Hacettepe ve Bilkent Üniversitelerinin kurucusudur ve ayrıca Yüksek Hemşire Okulunu da kurmuştur, ayrıca iki Vakıf kurduğunu da hatırlıyorum. Babamam dönecek olursam. Kendisini ABD’de eğitimin tamamlamış beyin cerrahı çıkmış yine mukaddes bir insanımız Nurhan Avman gelip yetiştirecek, ancak kendisi ABD’de okuyabilmek için burs kullandığında kendisinin daha dört sene Amerika’da hizmet vermek zorunda olduğu söylenince, ülkeye dönemiyor. babama, Doğramacı eh! madem geldin genel cerrahi ihtisasını yap bakalım şimdilik diyor, Avman da geldiğinde beyin cerrahi ihtisasını tamamlıyor. İhtisas dokuz sene sürüyor. Bu iki doktor sürekli ameliyathanedeydi. Babam eve geldiğinde yorgunluğundan biz ev halkı az konuşmaya gayret ederdik.

Ülkem ve insanı böylesi çok badireden geçti. Kendisini kurtaranlar, özellikle bu bahsettiğim dönemlerde ülkeye çok büyük faydalar sağladılar ve bu ülke böyle ayağa kalktı; kendilerini minnetle anıyorum.

Daha da yakına geldiğimde, hikayemde Erdek var. Bu mukaddes Ramazan Ayında, özellikle, halkımızın ekonomik sıkıntılar yaşadığı bir dönemde, meydanlarda kurulan Ramazan çadırlarından bahsetmek istiyorum. Benim hatırladığım İş insanı Sayın Ceyhun Mırız’ın, bir çok kereler bu çadırlarda aş dağıttığını hatırlıyorum. Diğer yardımsever insanlarımız beni affetsin ben sadece Sayın Mırız’ı anımsadım. Kendisini de sevgiyle kucaklıyorum.

Peygamber efendimizin ‘Allah ve ahiret gününe iman eden kimse komşusunu rahatsız etmesin ve tanrı misafirine ikramda bulunsun’ buyurmuştur. Özellikle bu günlerde birbirimize ihtiyacımız çok, fakir insanımıza yardımcı olalım.

Hoş kalın, esen kalın.


Haberi Paylaşmak İçin

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir