rulet oyna online poker oyna canlı slot oyna betturkey

GIDIKLAMA – Karabasan Rüyası…

Köşe Yazıları - 1 Ağustos 2022 20:10 A A

GIDIKLAMA – Karabasan Rüyası…

Pepo Zarko

Selam olsun yüreği kocaman tüm dostlara…
Geçen yazımda benim kötü, fırsatçı, insanların zaaflarından, saflıklarından, cahilliklerinden faydalanan, hatta aklı uçkurunda biri olarak kendimi rüyamda gördüğümü yazmaya çalışmıştım. Sekreterimin, tıpkı Güldür Güldür Show’daki Kırmızı Eşofmanlı Hocadaki program sunucusuna benzediğini, haddinden fazla saf ve cahil olduğunu ve en sonunda da bu kadını onlarca iş ilanı için gelen kadınların arasından özellikle seçtiğimi de belirtmiştim. Hatta, rüyamda (fırsatçı ve üç kâğıtçıyım ya) sekreterime, anlamamasına rağmen, ekmek kapımızın saf, cahil, fukara insanların sayesinde olduğunu, onlar olmazsa ‘’işsiz kalırız’’ olduğunu söylemiş, o’da korkup, ‘‘sizin gibi enayi patronu pardon kral patronu nerde bulurum?’’ diye hayıflanmış, bende; ‘’sende bu endam bu güzellik varken aç kalmazsın’’ mealinde bir şeyler söylemiş, derken istediğimiz yere gelmiştik…
Sevgili dostlar; yazımın başlığı RÜYA. Yani GERÇEK DEĞİL. Tamamen HAYAL MAHSULU. Belli ki, rüyayı gördüğüm gece yediklerim, sebep oldu, böyle bir rüyaya. Demem o’dur ki; rüyamdan hiç kimse kendine bir pay çıkarmasın almasın ve alınmasın. Hani dizilerde, dizi başlamadan önce bir yazı çıkar ya; ‘’hiçbir kurum, kişi, yer, şu veya bunla alakası yoktur’’ diye; işte benim rüyada böyle bir rüya. Amacım, bu sıcaklarda, sizleri birazcık ‘’GIDIKLAMAK’’, bedavadan soğuk bir duş aldırmak; o kadar. Ayrıca rüyalardan anlayan veya yorumlayabilen birileri varsa; sevinirim. Bu arada. Ha rüya olmuş ha fal. Ne fark var ki? Ne demiş atalarımız;‘’Fala inanma, falsız kalma’’…
Gençliğimde, kızlara karşı çok çekingendim ben. Aralarında hoşuma giden ve o hoşuma giden kızla güzel şeyler yaşamak istediklerimde olurdu. Bir arkadaşım vardı, kendisi adeta ‘’KIZ TAVLAMA ÜSTADIYDI’’. Onun bana öğrettiği taktik sayesinde çok sayıda kız arkadaşım oldu. Taktikse; çok basit.
‘’Kıza bir kahve ısmarla, arkasından da bir falına bakayım de, gerisi çorap söküğü gibi gelir…’’
1970’li yılların trendi buydu. Günlerden bir gün, arkadaşlarla gittiğimiz bir çay bahçesinde (genellikle Moda Çay Bahçesi) hoşlandığım kıza, harçlığımı bitirmek pahasına kahve ısmarlardım. Kahve deyip geçmeyin dostlar. 70’li yıllarda piyasada kahve! Bulunmaz Hint Kumaşı. Yok çünkü piyasada. (Günümüzdeyse ulaşılamaz derecede pahalı). Bir kıza kahve ısmarlamak, hele öğrenciysen, o günün şartlarında tavlamanın yarı yolu. Sonrada, ‘’gel birde falına bakayım’’ derdim, kız, kahvenin hatırına falına da baktırırdı. Sonrada başlardı bende atmasyonlar.
‘’Yok efendim, uzaktan uzağa senden çok hoşlanan yakışıklı bir delikanlı var, ama bu çocuk çok çekingen, bazen hemen yanı başında ama; sen onu fark etmediğinden kilometrelerce uzakta. Bu çocuk var ya bu çocuk, iyi, mert, temiz yürekli ama bir o kadarda çok saf bir çocuk…’’; gibi, atabildiğin kadar at, kendini tasvir, aşkını da ilan et; böyle yani. Amma… İşin aslı tabi ki bu değildir. Bu konuda ‘’tavlama üstadı’’ bana çok güzel bir ders daha vermiştir.
‘’Bak arkadaş; eğer bir kızın sana meyli varsa, kahve, fal, rüya, şu, bu; hepsi bahane. O falını dinler gibi yapar ama; aslında gözleri senin gözlerine takılıdır. İnan kız içinde bir bahanedir ‘’kahve’’. Yokkk; kızın meyli yoksa; değil kahve, kahve fıçısını ısmarlasan; yalan yok! Alır, içer, gerekirse bir kahve daha içer, senide bir güzel enayi yerine koyar. O zaman; ne yapacaksın?’’
‘’Ne yapacağım abi?’’
‘’Topukkk! Bir an önce kaçacaksın. Çünkü o kızdan sana yar olmaz. Aşk bile iki kişiliktir be abicim. Sense çeneni yormakla kalırsın, o kadar…’’
Belki bunun için demişlerdir belki de: ‘’bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır’’ veya ‘’kahve bahane dostluk şahane…’’ diye.
Bu kadar upuzun ön yazıdan sonra gelelim rüyamızı anlatmaya…
Şoför, hemen arabayı durdurup, bir koşu, hemen kapımızı açtı ve ilk ben indim ve inmemle birlikte kendime ısmarladığım (rüya bu ya) Milano’da ki esnaf kunduracıdan(?) rakamını unuttuğum birkaç bin yuroluk (yani Euro) ayakkabılarım! Çamura bulandı. Ardından sekreterimin de yere ayak basar basmaz bizim Erdek’teki esnaf terlikçiden satın aldığım sandaletlerde çamura bulanmasın mı? (Rüya bu ya; ben kıza o sandaletleri sözde Amerika’dan getirtmişim. Yalan tabi. Salakta inandı. Hah, hah, ha. Ama kendime harbi. Çok kötüyüm ya..). Kızda, bir feryat, bir feryat! Aman Allah’ım. Boyundan büyük çığlık atıyor nerdeyse;
‘’Ayyy!! Nedir buuuu! Nerden geldik burayaaa!’’
‘’Bağırma kızzz!!’’
‘’Ama patronnn! Baksanıza! Lasvegas’tan ısmarladığımız bilmem kaç bin dolarlık ayakkabı rezil oldu. Ben yenisini isterimmm!! Bana ne, bana ne! Alırsın dii mi; patişkocummm…’’
‘’Alırım canım, alırım. Bin kusur dolar feda olsun sana. Yarın hemen Erdek’e; şey, Erdek’te nerden geldi aklıma, neyse o dediğin yerden (şoföre de çaktırmadan işaret çakıyorum, Erdek’ten gitsin alsın diye) hatta, dur bakayım, hımmm, kızzzz! Amerika’da neymiş! MARS, MARS! Şimdi Mars’ta ayakkabı sezonu açıldı biliyor musun?’’
‘’Yaaa…’’
‘’Yarın Haluk Erdek’e, pardon Mars’a gider, sana Marstan istediğin renk ve modelden ayakkabını getirir, tamam mı?’’
‘’Patronnn… Sen çok iyisinnn…’’
‘’Tabii. İyilik paçalarımdan akıyor, paçalarımdan… Hadi, sen hiç üzülme. İşimize bakalım şimdi. Haluk (şoförün adı), bagajdan çıkar paketleri hediyeleri filan, hadi, gidiyoruz. Şu ev. Şu ev nasıl?’’ der demez, gözlerimiz o ana kadar hiç fark etmediğimiz, çamur içindeki o sokağa, yola, ve geldiğimiz yere takıldı.
‘’Haluk; hala böyle yerler var mı koca İstanbul’da?’’
Haluk bir şey demedi. Sadece baktı. Haluk halktan biriydi ve bilinçli bireydi. Ama bakışları? Bakışları öyle derin konuşuyordu ki, korktum onun sessiz çığlıklarından. Gördüklerimse, beni hem korkuttu, hem de içimi ‘’CIZZZ’’ ettirdi. Sokakta; çamura bulanmış, ayakkabıları patlak, hatta olmayan, ama bir o kadarda dünya tatlısı, masumiyetin temsilcisi, çocuklar vardı. Oynuyorlardı kendi dünyalarında ki oyunlarını, dünyayı umursamadan. Onlar… Dünyada ki kötülüklerden, hırslardan, bencilliklerden, bihaber KANATSIZ MELEKLER. Kir pas içinde, tertemizler hepsi.
‘’Çok küçükler beee…’’
O an ben! Kötü adam ben! Zayıf, güçsüz, cahilleri sömürerek, onları kandırarak, dolarlarıma dolar, metreslerime metres katan ben! İnanmayacaksınız ama yazayım. Rüyamda gözlerimden akmak isteyen, ama akmaması için zorladığım gözyaşlarım, sinekkaydı tertemiz yüzüme, ‘’aslında ne kadar kirlenmişsin’’ dercesine, akıyordu. Gözyaşlarım yüzümü değil, kirli ruhumu ve benliğimi yıkıyordu.
‘’Aman Allah’ım!! Bu halkı biz mi bu hale getirdik?’’
Başladı mı bende bir düşünce. Dünyanın kanunu bu muydu? Büyük balık her zaman küçük balığı mı yiyecekti? İşte o an Aziz Nesin’in masalımsı hikayesi geldi aklıma. Hani şu küçük ve zayıf balıkların birleşip, kendilerini yemek isteyen büyük balığı kaçırttıkları. Alenen korktum. Ya bu gördüğüm aslında tertemiz saf çocuklar, yarın bir gün bilinçleşip, birlik olsalar, benim ve benim gibilerin hali ne olurdu? Kabus! Olmaz! Olamaz!
‘’Lan oğlum, kendine gel. Senin işin bu. Sakın ola! Sakın ola birleşmesinler! Uyut! Uyut onları! Kandır! At bu düşünceleri kafandan. Yapacağın belli. At kafandan atmasyonları, palavraları, hatta inandırıcı yalanları, yap onların dünyasını pespembe, o kadarrr!!’’.
Böylece karşımıza çıkan ilk evin kapısını çaldık, çaldık ama aslında çalamadık, çünkü zile bastığımızda zil bırakın çalmayı, elimizde kaldı. Sekreterim yine şaşkın.
‘’Aa… Zil patronun elinde kaldı, hıhıhı…’’. Koyun can derdinde, kasap et derdinde. Kızdım tabi sekreterime.
‘’Ya, ne gülüyorsun be! Burada en mağdur halimizle olmamız lazım, sen gülüyorsun! Gülme! Sus!’’
Hay demez olaydım. Başladı mı bağırmaya, çağırmaya, feryatlar atmaya. Bir taraftan sırf silikonlu kızı tutup, ‘’SUS!!’’ diye sessiz emirler vermeye çalışıyorum, öte taraftansa tabi ki evin kapısını tıklamaya. Ama nerdeee!! Artık silikonlarından mı kuvvet kazanıyor; bilmiyorum, zapt etmek hak getire. Bereket ki, sekreterimin feryatları neredeyse tüm mahalleyi ayağa kaldıracak kadar kuvvetliydi de, kapı, daha fazla tıklamama gerek kalmadan kendiliğinden açıldı.
Sonrası; bir daha ki sefere, çünkü patron kızıyor fazla yazılınca.
Kendinize iyi değil, çok iyi bakın, umudunuzu da asla kaybetmeyin ve reklamda ki slogan gibi, ‘’kirlenmek aslında çok güzeldir…’’. Sağlıcakla kalın…
Pepo – Erdek – 28 Temmuz 2022

Bu haber 111 kez okundu.
Köşe Yazıları - 20:10 A A
BENZER HABERLER

YORUM BIRAK

YORUMLAR

Hiç yorum yapılmamış.
error: içerik korumada !!