Perşembe, Ocak 1, 2026
Köşe YazısıManşet

DENİZİN SESİ – ANLATICI

Haberi Paylaşmak İçin

İSTANBUL ÇIĞILIĞI

Fırsatını bulup ülkeye geri dönünce geçmişi arıyor insan. Sanki biraz sorguluyor zamanı.

İstanbul’um, bana memleket kadim kentim. Her semtinde büyük tarih barındıran melekler şehri, yani sonuna kadar katıksız sevmek. Dilden dile aktarılan hikâyeleriyle ömre bedel, yüzyıllar öncesinde atalarımın yerleştiği güzelim topraklar üzerinde bulunmak, ziyadesiyle gururlandırıyor beni. Kimsenin haberi yok İstanbul’a geldiğimden siz de söylemeyin sakın, zamana çelme takma niyetindeyim. Birkaç günüm var elimde, tek başıma geçirmeye karar verdiğim ve günlerimi iflah olmaz biçimdeki trafikte harcamaya çok kararlıyım. Benim için yolculuklar önemlidir. Ne anılar biriktirmişimdir, gün olur onları da anlatırım. Ama şimdi aklım, bana yabancı bu koca şehirde. Başka kalabalık mıdır ne, bizimkisi hiçbir yerdekine benzemiyor. Sağımdan, solumdan özgün ritmiyle akan insan kalabalığının oluşturduğu orkestra eşliğinde, mükemmele yakın uyumla, yine çığlık çığlığa İstanbul. Sokaklarında farklı öyküleri yaşayanların, kapı eşiklerinde paylaştıkları hüzünleri sevdalarının. Kiminde hasret duygusu, kiminde yaşama sığınmışlık hat safha buralarda ve herkes için bestelenmiş türlü ezgiler. Mesela ben, Kavel’i söylüyordum çocuk denecek yaşta. Az büyüyünce de dilimden düşmez oldu teachers. Sözleri, müziği büyüleyiciydi. Ne yalan söyleyeyim, şarkıcının tavrı pek etkiliyordu beni. Belki seyyah hali, münzevi yaşam tutkusu belki de. Hayata karşı sabırsızlığım, telaşlı dağınıklığım yerli yerinde, beni asıl zorlayan zihnimin sürüklenişiydi oradan oraya. Düzenin yanında durmamak, dayatılan kültüre karşı çıkmak ilkelerimin başındaydı. Konu iktidar parçası olmamaksa, vazgeçmedim bu düşüncemden.
Fırsatını bulup ülkeye geri dönünce geçmişi arıyor insan. Sanki biraz sorguluyor zamanı.

Kimsenin haberi yok İstanbul’a geldiğimden, siz de söylemeyin sakın, zamana çelme takma niyetindeyim. Birkaç günüm var elimde, tek başıma geçirmeye karar verdiğim ve günlerimi iflah olmaz biçimde trafikte harcamaya kararlıyım. Tosun’la Galata köprüsünden geçiyoruz şimdi. Şişli garajındaki işçilerin büyük direnişine katılıyorum zihnimde. Durup, aşağı inesi geliyor insanın. Orhan Veli şiiri söylemesi, dikilip köprünün üzerinde keyifle seyretmesi hepinizi, inemiyorum. Sait Faik’e özeniyorum. Onun satırlarıyla anlatabilmek İstanbul’u, Meraklısı için öyle bir hikâye. Galata’daki Köprü altı geçmişte kaldı. Beraber söylediğimiz Bella Ciao değişmiş, eskisi gibi değil. İlk eylemlerim, ilk yazılarım, ilk şiirlerim yok. Mısır çarşısı önünde kuşlara yem, Eminönü’de balık ekmek, Sultanahmet’te Çiçek Çocuklar yok. Troleybüsten inmesem olmaz, indim bu kez. Yokuşuna tırmanırken Gülhane’nin, şuncağız adama acımadım diye sövdüm içten içe kendime. Topkapı Sarayı girişinde, üçüncü Ahmet Çeşmesi’nden kana kana içtim de kentin suyunu, bana mısın demedi. Suyu çıkmış kentin. Çemberlitaş, Piyerloti, Sultanahmet, Sirkeci. Tabutlukta koyun koyuna bir avuç gökyüzü. Zeyrek’te top koşturmakta Orhan Kemal. Aldım pasını içlerine ilerledim içini bildiklerimin. İçerledim sonra olan bitene. Karanlıkta kalmış çocukluğumun melek şehri. Gâvurun teki parsellemiş bir güzel İstanbul’u, haraç mezat satmakta. Mülke teslim adalet? Gece köpekler havlıyor sokaklar gündüze gebe, şehir ışıklarında diz boyu kaldırım çiçekleri, utanıyorum…

Fırsatını bulup ülkeye geri dönünce geçmişi arıyor insan. Sanki biraz sorguluyor zamanı.

Pek muteber bulmasalar da anne babamın gözünde hayırlı sayılabilir nitelikte evlattım ben. “Üç kuruşa kanaat.”, “Sabah ola hayrola.”, “Kısmetse olur, düşe kalka büyür.” bendim. Cumhuriyet bayramlarında Vatan caddesinde asker üniformamla en önde giden, çocuk denecek yaşta Lunapark duvarına tırmanabilendim. Yalnız ben bilirdim nihavent mi, hicaz mı, Zeki Müren sesinden şarkıların makamını, Küçüksu’yu, Göksu’yu, Emirgan Korusunu karış karış. Dizlerimde izi, düşüp kalkmalarımın. Salacak’tan atlar denize, Kız Kulesi’nden çıkardım plajlı zamanlarında Üsküdar’ın. Rugan ayakkabılarına mantolu Madonna’nın Gedikpaşa’da saya keser, çekiç sallardım. Doğancılar parkında “Boyim mi abi?” Atikali’de “Baloncuu…” Çarşamba pazarında “Kesmece bunlar!” ben, Yağmurlu Bir Hikaye’nin Zeyrek delikanlısı, Benerci’nin ayakları boşluklara sallanan delikanlısı, emek canlarının Trabzonlu Delikanlı’sı benler. Bir yandan Godot’yu beklemeyen çekip getiren diğer yandan Gogol’un paltosu. Ayak bacak fabrikasının işçisi, on yılda birin sımsıkı yönetileni. Galata köprüsünde olta, misinada balık, uzaklardan Yalova, Chevrolet arabalarda korna. Kapı eşiklerinde sıcak sohbetlerle insanları kaynaştıran, Arnavut kaldırımlı, dik yokuşlu Kiremit caddesiydim. Bir rivayet kaçanıydım memleketin, diğer rivayet kovalayanı. “Söylemenin yeri zamanı vardır” derler. Haklılar. Şimdi bunları söylemenin hem yeri, hem de zamanı. Fırsatını bulup ülkeye geri dönünce geçmişi arıyor insan. Sanki biraz sorguluyor zamanı. Sonra da bulduklarıyla yetiniyor. Kimsenin haberi yok İstanbul’a geldiğimden, benim bile. Aman haber verin de uyansın dost, akraba, şürekâ. Üsküdar’da sabah oldu. Sen de uyan!..

Uyan, uyan da düşün! Düşün de uyan! Toplayıp götürüyorlar insanları. Düzeni korumak içinmiş bunlar. Sen bir yurttaş olarak ne düşünüyorsun bu konuda? “ ( Sokrates Savunuyor A.Turan Oflazoğlu Varlık 1971)


Haberi Paylaşmak İçin

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir