Pazartesi, Kasım 2, 2026
Köşe YazısıManşet

Haberi Paylaşmak İçin

YARIM KALAN

Kadıköy’ün arka sokaklarından birinde açtığı plak kafede, kahve kokusu ve eski taş plakların cızırtıları arasında kendine bir dünya kurmuştu Altan. Konservatuarda fırtınalar koparan, o gelecek vadeden kemanist, geçirdiği kazadan sonra sağ elinin iki parmağını kaybetmişti. Artık keman çalamıyordu ama kafede plak çalmak bile müzikten kopmaması için bir nebze de olsa iyi geliyordu. Terapi gibiydi. Notalar aklında dans ediyor; sanki hayata tutunması için ona yardım ediyordu. Topladığı eski plaklarda huzur buluyordu. Kafenin müdavimleriyse okul arkadaşlarını saymazsak, genelde altmışını geçmiş emeklilerdi. Bazı özel günlerde arkadaşları müzik aletleriyle gelip, bestelerini çalarlardı. İşte böyle bir günde yolları Leyla ile kesişmişti.

Leyla, yetmişini biraz geçmiş, bakımlı, hoş bir kadındı. Gözleriyle geçmişle bağ kurmaya çalışır gibi dalar giderdi. Az konuşurdu. Eşi Sinan’ı kaybettikten sonra hastalığı ilerlemeye başlayınca, kızı onu elli senedir oturduğu Nişantaşı’ndan kendi yanına, Kadıköy’e taşımıştı. Buraları hiç bilmiyordu. Sadece evinin karşısındaki plak kafeden gelen melodiler yüzünün gülümsemesine neden olurdu.

Bir gün getirdiği eşyalar arasındaki küçük ahşap kutudan bir kâğıt çıkardı. Eliyle okşarcasına üzerine dokundu. Kocasının yarım kalan bestesi gibi, beraber yazdıkları güfte de tamamlanamamıştı. Kâğıtları eline aldı, üzerini giydi ve sonbaharın soğuk bir öğleden sonrasında, kafenin kapısındaki pirinç çanı hafifçe çaldı. İçerisi gençliğinden kalma izler taşıyordu. Çekingen tavırlarla etrafa bakınırken, elinde sımsıkı tuttuğu sararmış, kenarları kıvrılmış eski bir nota kâğıdıyla Altan’a doğru yürüdü. Altan ile göz göze geldiklerinde onu geçmişteki büyük aşkı, yıllar önce siyasi karmaşada kaybolan müzisyen Sinan’a benzetmişti. Gözleri buğulandı, dudakları titredi. “Kaç zamandır neredeydin? Seni çok özledim, Sinan,” diyerek ellerini ona doğru uzattı. Altan durumu çabuk fark etti. Gülümseyerek, “Gelin lütfen çayımızı içerken konuşalım,” dedi. “Bana şarkımızı tamamlayacağına söz vermiştin,” dedi kırgın bir sesle. Altan, kadının bu hüzünlü ve ısrarlı bakışları karşısında ne diyeceğini bilemedi. Uzattığı kâğıdı aldı.

Bu, 1970’lerin başında yarım bırakılmış bir besteydi. Notaların arasına aceleyle yazılmış aşk sözleri vardı. Leyla, Altan’dan bu yarım kalmış eseri bitirmesini istiyordu. Altan, kadının durumuna derinden üzülerek teklifi kabul etti. Artık Leyla’nın yarım kalan hikâyesiyle Altan arasında görünmez bir köprü kurulmuştu. Birlikte çay içip sohbet ederken sokak bir anda bir kadının çığlığıyla doldu. “Annemi gördünüz mü?” “Anne, annee” “Hay Allah, kızımın sesi bu; Sinan söyle de merak etmesin. O da bizimle beraber çay içsin.” Altan koşarak kadının yanına gitti. “Merak etmeyin, anneniz burada,” dedi. Kadın koşarak annesinin dizlerine kapandı.

“Anne, çok korktum sana bir şey olacak diye.”

“Korkma, kızım, babanı buldum yıllar sonra; çay içiyoruz. Sen de iç, çok güzel demlemiş.” Kadın, Altan ile gözleriyle anlaştı. Çayı verirken,

“İlgilendiğiniz için çok teşekkür ederim. Sizi babam sanıyor.”

“Çok zarif bir anneniz var. Yarım kalan besteyi benim tamamlamamı istedi.”

“Yıllardır söyler durur. ‘Baban söz verdi, bu besteyi mutlaka tamamlar,’ diye.” Leyla, çalan müziklere eşlik etmeye başlamıştı. Burası ona iyi gelecekti; hissetmişti.

Altan o günden sonra kendini besteye verdi. Bu arada Leyla da her gün gelip aynı masada çayını içip oturuyordu. Böylece kafenin bir müdavimi daha olmuştu. Zaman içinde kurulan dostluklarla Leyla eski oturduğu muhiti unuttu. Ancak unuttuğu şey ne yazık ki sadece bu değildi.

Bazı sabahlar kafeye geldiğinde Altan’ı tanımıyor, ona yabancı birine bakar gibi bakıyordu. “Sinan nerede?” diye soruyordu. Altan her defasında aynı sakinlikle cevap veriyordu. “Birazdan gelir.” Leyla rahatlıyor, pencerenin kenarındaki masaya oturup dışarıyı seyrediyordu. Bazen de Altan’ın karşısına geçip uzun uzun yüzüne bakıyordu. “Sen onun gençliğine çok benziyorsun,” diyordu.

Günler geçtikçe beste yavaş yavaş şekillenmeye başladı. Altan, eski nota kâğıdını inceliyor, eksik bölümlerin üzerine yeni notalar yazıyordu. Bazen saatlerce tek bir ölçünün başında bekliyordu. Okul arkadaşlarını çağırıp beste üzerinde çalışıyordu. Leyla’nın hastalığı devam ediyordu. Ama müzik çalmaya başladığında yüzündeki ifade değişiyordu. Bazen dalıp gidiyor, bazen de yıllar önce Sinan’la yaşadığı bir anıyı bütün ayrıntılarıyla anlatıyordu. Altan ise her geçen gün biraz daha değişiyordu.

Kazadan sonra müziğin de parmakları gibi hayatından çıkacağını düşünmüştü. Ta ki Leyla’nın yarım kalan bestesini elinde tutuncaya kadar. Bu süre içinde kimseyle paylaşmadığı, yarım bıraktığı onlarca beste oluşmuştu. Leyla sayesinde ilk kez bir besteyi tamamlamak için can atıyordu.

Bir akşam son notayı yazdı. Kalemi kâğıdın üzerinden çektiğinde, uzun süre ona baktı. Sonra gülümsedi. İçinde yıllardır hissetmediği bir hafiflik vardı. Sabah erkenden kafeye gitti. İçi içine sığmıyordu. Öğleye doğru Leyla da pencere kenarındaki masasına oturdu. Altan gözleri ışıldayarak gelince, “Bitti mi?” diye sordu. Altan başını salladı. “Bitti.” Leyla gülümsedi. “Hadi çal bakalım.” Altan arkadaşlarını çağırmıştı. Birlikte nihavent makamında besteyi çalarken Altan da tamamladığı güfteyi seslendiriyordu.

Beste bittiğinde Leyla ayağa kalkarak alkışlamaya başladı. ”Bravo, bravo… Çok güzel olmuş.” Arkadaşları neşe içinde birbirlerine sarılıyorlardı. Altan’ın gözleri dolmuştu. “Sen olmasaydın bitiremezdim.” Leyla tatlı bir tebessümle; “Ben de sen olmasaydın hatırlayamazdım.” Kafedeki dinleyiciler bestenin yeniden çalınmasını istiyordu.

Dışarıda yağmur başlamıştı.

Pınar CEBECİ
instagram: okuyucu.yorumu

 


Haberi Paylaşmak İçin

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir