Cumartesi, Ekim 31, 2026
Köşe YazısıManşet

Haberi Paylaşmak İçin

KÂĞIT KESİĞİ          1. Bölüm – Soğuk Floresan

Hastane odasının kapısında sekizi beş geçiyordu. Son üç haftadır her gelişimde yanındaki kare saate bakıyordum. Dedemin gecesini soracaktım. Bu basit sorunun cevabından korkup durdum. İçeriden öksürük gelince kapıyı açtım.

312 numaralı odanın kapısında üç haftadır aynı çizik vardı. Dedemin sedyesi buradan geçirilirken olmuş olabilir diye düşünmüştüm. Odaya ait her şeyi onunla ilişkilendiriyordum. Yatağın başında annemin hırkası duruyordu. Dedem pencereye dönüktü. “Geldim,” dedim. Başını çevirmedi. Sandalyeyi yaklaştırırken ayağını yere sürtmemeye dikkat ettim.

Oda koridordan daha sıcaktı. Perdelerin örttüğü pencerenin önünde bir komodin, üzerinde su bardağı, ilaç kutuları, gazete vardı. Monitördeki sayılara baktım. Ne anlama geldiklerini öğrenmiştim; yine de her değiştiklerinde dedemin yüzünü kontrol ediyordum.

Sağ elini tuttum; solunda serum vardı. Çocukken beni havaya kaldıran el avucumun içinde hafif kalmıştı. Eklemleri şişmişti. Bir yerini incitmekten korkarak parmaklarımı gevşettim.

Nefesini dinlerken bir şey söyleyecekmiş gibi dudaklarının kıpırdadığını gördüm. Eğildim. Anlaşılır bir kelime çıkmadı. On beş yaşımdayken balkonda bana fısıldadığı bir ad geldi aklıma. O konuşmayı yıllardır kimseye anlatmamıştım. Şimdi de annemin olmadığı bu birkaç dakikayı, aynı soruyu yeniden sormak için fırsat sayıyordum. Bundan utanınca yalnızca adımı söyledim. “Deniz geldi, dede.” Elimi çekmedi.

Hemşire serumu ve ekrandaki değerleri kontrol etti. Dedemin yastığını düzeltti, sonra çağrı düğmesini gösterdi. Bir değişiklik fark edersem haber vermemi istedi. Sesindeki sakinlik canımı sıktı. Pencerenin önünden martılar geçti; beş kat aşağıda sabahın işi sürüyordu.

Hemşire kapıyı tam kapatmamıştı. Koridorda bir tekerlek kilidinin çıkardığı metalik sesi duyunca başımı çevirdim. Aynı anda dedemin eli elimin içinden kurtuldu; iki parmağıyla yorganın kenarını aradı. Üşüdüğünü sanıp örttüm. Bu kez daha sert çekti elini.

“Bir yerin mi ağrıyor?”

Gözünü komodine dikmişti. Bardak, mendil kutusu, annemin bıraktığı tarak. Tek tek gösterdim. Hiçbirinde başını oynatmadı. Çekmeceyi açınca kaşları gevşedi. Orada ne bulunduğunu bilmiyordum. Küçük bir poşetin içine saatiyle kordonunu koymuşlar, yanına hastaneye girişte çıkarılan kemerini sıkıştırmışlardı.

“Bunu mu?”

Saati avucuna bıraktım. Metal, eline değdiğinde parmaklarını kapadı. Kordonun kopuk ucunu başparmağıyla yokladı; ardından yüzünü pencereye çevirdi. Saat durmuştu. Kurmak için uzandım, izin vermedi. Başını pek az salladı. Bunun bir itiraz olduğuna inanmak istedim. Üç haftadır bütün hareketlerini kendimce yorumluyor, çoğunda yanılıyordum.

Hemşire yeniden girdiğinde ayaktaydım.

“Galiba saatini istiyor,” dedim.

“Biraz elinde tutsun. Ama koluna takmayalım, bantları çekebilir.”

Yakasındaki kartta Ayla yazıyordu. Kordonun iki ucunu birbirine yaklaştırarak dedemin avucuna yerleştirdi. Ben incitmek korkusuyla parmaklarına dokunamazken kadın eli nasıl tutacağını biliyordu.

“Beni duyuyor mu?”

“Bazen tepki veriyor. Bildiğiniz bir şey anlatabilirsiniz.”

“Ne anlatayım?”

“Dün ne yaptınız mesela?” dedi. “Her sözün büyük bir söz olması gerekmiyor.”

Dün ne yaptığımı düşündüm. Eczane, banka, yayınevinden gelen bir telefon. Evdeki musluk bozulmuştu. Annemin ısrarıyla tesisatçı aramış, adamın geleceği saati babama bildirmiştim. Dedeme musluğu anlattım. Conta yerine bütün bataryayı değiştirmek isteyen ustaya babamın nasıl söylendiğini, telefonda sesini duyurmak için niçin bağırdığını. Anlatırken bir ara gülecek oldum. Böyle bir yerde, böyle bir sabah gülmek yanlışmış gibi ağzımı kapadım.

Dedemin parmağı kordonun üzerinde duruyordu. Gözleri aralıktı. Gülümsediğini söyleyemem. Yine de evdeki bir arızayı anlatmaya devam edebildim. Sesim birkaç dakika için dua eder gibi çıkmaktan kurtuldu.

Ayla odadan ayrılırken beni kapıya çağırdı. Annemin gece boyunca sandalyesinde uyukladığını, kalkarken sendelediğini söyledi. “Biriniz dinlenin,” dedi. “İkiniz birden burada tükenmeyin.” Kendisine karşı az önce içimden geçirdiğim haksız sözleri geri almanın bir yolunu bulamadım. Teşekkür etmekle yetindim.

Odaya döndüğümde saati yatağın üzerinde buldum. Dedemin eli yanına düşmüştü. Poşete koymak için aldım; kordonun iç yüzündeki kararmış çizgilerden biri tırnağıma takıldı. Bir gemiye benziyordu. Çocukken o çizgileri çizik sanmıştım. Şimdi eğilip bakacak vaktim varmış gibi durdum. Dedemin öksürmesiyle saati bıraktım, suya uzandım, sonra kendi başıma içirmemem gerektiğini hatırladım. Çağrı düğmesine basarken hiçbir şeyi doğru yapamıyormuşum duygusu çöktü üzerime.

Ayla geldi, yatağın başını kaldırdı. Ben aradan çekildim. Az önce bir musluk hikâyesi anlatabilen adam gitmiş, yerine yine sandalyesini nereye koyacağını bilmeyen torun gelmişti. Hemşire dedemin yüzünü temizlediğinde mendili benden istedi. Nihayet yapabileceğim kadar küçük, yanlış yapamayacağım kadar açık bir iş çıkmıştı. Kutuyu uzattım.

Annem elinde pijama poşetiyle geldi. Geceyi hastanede geçirmiş, yüzünü soğuk suyla yıkamıştı. “Nasıl?” diye sordu. “Aynı,” dedim. “Bir şey söyledi mi?” Başımı salladım. Poşeti komodinin altına koyarken doktorun söylediklerini aktardı: Durumu ağırdı, bilinci dalgalanıyordu. Annem anlatırken bir kelimede durdu. Söylediğini doğru hatırlayıp hatırlamadığını kontrol eder gibi bana baktı. İkimiz de tıbbi cümlelerin içinden kendimize daha az korkutucu bir anlam çıkarmaya çalışıyorduk.

Annem yatağın öteki yanına geçti. Babasının eline dokundu, sonra benim tuttuğum ele baktı. Bir an onun yerini almışım gibi hissettim. Sandalyeyi kendisine vermek istedim. Oturmadı.

“Kahve alacağım,” dedi annem. “Sen de bir şey içer misin?” İstemedim. Kapıya kadar yürüdü, sonra geri döndü. “Yorulursan beni çağır.” Ona yorulmadığımı söyleyecektim. Yorgunluk, burada bulunmayı daha az istemek demek değildi. Başımı salladım.

Annem kahveye gitmedi. Kapının camından gördüm; karşı duvara yaslanmış, poşetin kulpunu parmağına doluyordu. Yanına çıktım. Başını kaldırmadan bana yer açtı.

“Doktora ne sordun?” dedim.

“Senin sorduğunu.”

“Ne dedi?”

“Dün söylediğini.”

“Ben kalayım. Sen eve git, biraz uyu.”

“Uyursam telefon çalacak.”

“Çalmazsa da uyursun.”

“Sen şimdi anlamazsın.”

Otuz yaşındaydım; kiramı ödüyor, iş yetiştiriyor, hastane evraklarını taşıyordum. Yine de annemin anlamayacağımı söylediği şey büyüklükle ilgili değildi. Ben bir dedeyi bekliyordum, o babasını.

“Bir saat,” dedim. “Babam seni götürsün. Bir saat sonra gel.”

“Saçını taradın mı?”

“Daha değil.”

“Tara. Arkası düğümlenmiş. Yastıkta rahatsız olur.”

Annemin sonunda kabul ettiği yardım buydu. Eve gitmedi, kantine indi. Ben içeride tarağı aradım. Dişlerinin arasına takılmış birkaç beyaz saçı temizledim. Dedemin başını hafifçe çevirmek için izin istedim; kendisinden mi, odadan mı, bilmiyorum. Ense kökünü düzeltirken bir berber önlüğü, çocukken kulağıma kaçan saçlar, dedemin enseme üfleyişi geldi aklıma. Bu kez anı beni başka bir yere götürmedi. Elimi nasıl oynatacağımı gösterdi. Tarağı bastırmadan, aynı yerden iki kez geçmeden işi bitirdim.

“Oldu,” dedim. “Annem şimdi kusur bulamaz.”

Dedemin gözleri kısa bir süre bana döndü. Beni tanıyıp tanımadığını anlayamadım. Yine de elini biraz daha rahat tutabileceği biçimde avucumu açtım. Bir şey sormadım. Nefesi sürüyordu; o sabah elimden gelen, yanında kalmaktı.

2.Bölüm – Denizin Bittiği Yer

O yaz sekiz yaşımdaydım. Birinci sınıfı bitirmiştim; okumayı öğrendiğimde öğretmenimin taktığı kırmızı kurdeleyi bir kutuda saklıyordum. Başarı saydığım küçük şeyleri dedeme göstermeyi severdim. Kutuyu açar, kurdelenin kıvrılmış ucunu düzeltir, onun bir kez daha aferin demesini beklerdim. Fakat o akşam balkonda bambaşka bir şey sordum. Sorunun nereden geldiğini hatırlamıyorum. Cevabı uzun yıllar benimle kaldı.

İzmir’in havası ağırdı; denizden gelen meltem serinletmeye yetmiyordu. Körfezde dalga yoktu. Dedem balkonun parmaklıklarına yaslanmış, sigarasını içiyordu. Annem çocuğun yanında içmemesini söyleyince sandalyesini biraz uzağa çekti. Tütün kokusu yine bana geliyordu.

Dizine oturmuştum. Başımı göğsüne yaslayıp denize bakıyordum. Uzaktan bir vapur düdüğü duyuldu. Dedem sigarasını yarıda bırakıp kulağını o sese verdi. Ben de onu taklit ettim.

“Dede,” dedim, sesim o yaşın tizliğinde, biraz da uykulu. “Memleketin neresi?”

Sustu. Duymadı sanıp başımı kaldırdım. Parmakları saçlarımda yavaşladı. Sigarasının külü fayanslara düştü; önce küle, sonra denize baktı.

“Denizin bittiği yer,” dedi.

“Deniz hiç bitmez ki!” diye itiraz ettim, o çocukça kesinlikle. “Öğretmen öyle dedi. Dünyanın etrafını sarmış.”

Dedem sigarasını söndürüp bana döndü.

“Biter oğlum,” dedi, sesi yumuşak, ama bir şeylerin ağırlığını taşıyan bir ses. “Biter. Ama biten deniz değil, insanın gözüdür.”

Gece yatağımda dönüp durdum. Deniz bitmezdi; öğretmen öyle söylemişti. Dedemin cevabı yanlışsa niçin yanlış olduğunu anlatamıyordum. Balkonun ışığını görünce terliklerimi giyip yanına gittim. “Memleketin denizin bittiği yerse hiç oraya gidiyor musun?” dedim.

“Gitmiyorum. Ama gözüm orada.”

Hangi gözünün orada olduğunu sorunca sağ gözünü gösterdi. Ötekini burada bırakmıştı, beni izliyordu. Memleketinin adını yeniden sordum. “Resmo,” dedi. “Girit’te bir şehir.” Elimi tutup beni yatağa götürdü.

Sonraki yıl aile büyüklerimizin memleketlerini araştırmamız istendi. Defterimi dedeme götürüp bu kez resmen sorduğumu söyledim. “Nüfus cüzdanında ne yazıyor?”

“Girit.”

“Öyleyse onu yazacağım.”

“Yaz bakalım.” Cüzdanını çıkarıp bana uzattı. Kendi adıyla doğum yerinin yan yana duruşuna uzun uzun baktığımı hatırlıyorum.

Ödevin teslim günü yaklaşınca dedemin verdiği cevabın öğretmene yetmeyeceğini anladım. Sınıftaki herkes kâğıda bir şehir yazıyordu. Yan sıradaki Ercan babasının köyünü de eklemiş, köyün adını benden saklıyordu; sanki iki kişi aynı köyü yazarsa ödevlerimiz karışacaktı. Benim sayfamda Girit’in altı iki kere çiziliydi. Adanın bir şehir olmadığını öğrenmiştim. Dedeme yeniden sorarsam kızar diye anneme gittim.

“Resmo yaz,” dedi. “Baban da biliyor.”

“Öyleyse niye dedem söylemiyor?”

“Adamın canı konuşmak istememiştir.”

“Bana bilmece soruyor.”

Annem bezelye ayıklıyordu. Önündeki kabuğu açtı, içindeki taneleri avucuma bıraktı. “Bilmeceye benziyor diye her söz bilmece olmaz,” dedi. O anda onu duymadım. Bezelyelerin yuvarlanmasını önlemeye çalışıyordum. Birini yere düşürünce sandalyesinin altına kaçtı. Annem eğilmemi istemedi; kendi dizleriyle masayı itip aldı. Bana verdiği cevaptan çok bu hareketi hatırlıyorum. Evde hiçbir şeyin kaybolmasına tahammülü yoktu.

Ertesi gün öğretmen haritayı açtı. Tahta çubuğun ucuyla adayı gösterdi. Girit beklediğimden küçüktü. Dedemin böylesine uzaktan baktığı yerin kocaman olması gerektiğini düşünüyordum. Elimi kaldırıp oraya yürüyerek gidilip gidilmeyeceğini sordum. Çocuklar güldü. Öğretmen denizi gösterince arada gemi değiştirip değiştirmeyeceğimizi sordum. Bu kez kimse gülmedi; soru herkesin ilgisini çekmişti. Teneffüste üç arkadaş yere bir harita çizdik. İzmir’den başlayan yolun suya gelince kesilmesine razı olmadık. Denizden geçecek bir köprü yaptık. Köprünün ortasına dükkân koyduk. Ercan orada çekirdek satmak istiyordu.

Akşam çizimi dedeme götürdüm. Kâğıdın kenarı çantada kıvrılmıştı, düzeltmek için üzerine annemin ütüsünü koymuştum; annem fişe takılı olmadığını görünce kızmaktan vazgeçmişti. Dedem haritayı dizine yaydı. Yolun nereden geçtiğine bakarken işaret parmağını kâğıda sürtüyordu. Dükkânı gösterip kimin işlettiğini sordu.

“Ercan. Ama sen para vermeyeceksin.”

“İyi. Zengin olursam veririm.”

“Sen zengin değil misin?”

“Cebimde ne varmış, bir bakalım.”

Bozuk paralarını masaya boşalttı. Hesaplamayı bana bıraktı. Paraların toplamı, çocuk aklımla satın alabileceğim dünyadan daha büyük görünüyordu. Bir vapur alabileceğini söyledim. Dedem güldü. Annem mutfaktan seslendi: “Alırsa önce şu buzdolabını değiştirsin.”

O akşam denizi konuşmayı bıraktık. Buzdolabının kapısı kendi kendine açılıyordu. Dedem lastiğine sıcak su sürmüş, babam terazisini kontrol etmiş, annem ikisine de güvenmeyip kapının önüne sandalye koymuştu. Evde büyüklerin çözemediği şeyler bulunması hoşuma gidiyordu. Dedem benim çizdiğim köprüyü bir kenara kaldırıp buzdolabının yanına gitti. Arkasından baktım. Pantolonunun arka cebinde kâğıdım duruyordu.

Bir pazar beni vapura bindirdi. Bunun ödevimin ödülü olduğunu söyledi; ben Girit’e gittiğimizi sandım. Bilet aldıktan sonra hangi iskelede ineceğimizi duyunca küstüm. Kısa yolculuk bana hile gibi geliyordu. Dedem “Önce şu kadarcık denizi bitirelim,” dedi. Yanına oturmadım. İki sıra önde, bir adamın pazar çantasının yanında yer buldum. Vapur kalkınca aradaki su büyüdü. Rıhtımda duran annem küçüldü, sonra onu başka kadınlardan ayıramadım.

Dedem önüme gelip ayakta durdu. Gözlerini kısmış, vapurun ardında kalan köpüğü izliyordu. Ceketinin eteğini tuttum. Küs olduğumu unutmamak için yüzüne bakmadım ama kumaşı da bırakmadım. Bir süre öyle gittik. Elimi çekmedi. Öbür eliyle cebinden bir mendil çıkarıp ensemdeki teri sildi. Karşı kıyıya vardığımızda önce benim inmemi istedi. İki iskele arasındaki boşluktan korktuğumu anlamıştı. Görevli kolumu tutunca bağırdım; dedem arkamdan eğilip “Bas,” dedi. Tek kelime. Ayağımı uzattım.

Dönüşte yanına oturdum. Bana gazoz aldı. Şişeyi dizlerimin arasına sıkıştırıp sallantıda dökülmesini engellemeye çalıştım. Dedem şişeye bakıp “Bu kadar korkacak kadar pahalı değil,” dedi. Bir yudum içmesini istedim. Ağzıma değdiği yerin öteki tarafını çevirip içti. Neden öyle yaptığını sordum. “Alışkanlık,” dedi. Daha sonra birçok soruma aynı cevabı verecekti. O gün için yeterliydi.

Yolculuğun sonunda kâğıttan köprümü ona vermekten vazgeçmedim. Odasının kitaplığındaki bir atlasın arasına koyduğunu gördüm. Yıllar sonra orada bulduğumda çizimin bir köşesine kurşun kalemle tarih atılmıştı: 1985. Çocuk elinden çıkmış o haritada mesafeler yanlıştı, kıyılar birbirini tutmuyordu. Dedem hiçbirini düzeltmemişti. Yalnızca Ercan’ın dükkânının yanına küçücük bir sandalye çizmişti.

O yıllarda anneannem Hatice de hayattaydı. Dedemin balkondaki suskunluğunu herkes benim gibi büyük bir şey sanmazdı. Anneannem arada bir kapıyı açar, “Çay soğuyor,” derdi. Dedem birazdan der, sonra gerçekten içeri girerdi. Ben onun denize bakışını böldüğü için anneanneme kızardım. Bir akşam bunu yüzüme söyledi. “Orada oturunca bilge, burada oturunca huysuz,” dedi. Ne demek istediğini anlamamıştım. Dedem duydu, gazetesinin arkasından güldü.

Anneannem evdeyken dedemin anlatmadığı bazı şeylere kendisi kısa cevaplar verirdi. Nasıl tanıştıklarını sordum bir gün. Dedem çarşıda dedi. Anneannem, çarşıda herkesle tanışılır, diye düzeltti. Bir komşunun aracılığıyla görüşmüşler. Dedem ilk gelişinde ayakkabılarını kapının önünde öyle düzgün yan yana koymuş ki anneannem fazla titiz olduğunu düşünmüş. Sonradan evlenince eşyalarını her yere bırakmasına kızmış. Ben bu ayrıntının aşk hikâyesine uygun olmadığını sanıp daha güzel bir şey anlatmalarını istemiştim. İkisi de gülmüştü.

“Güzel olanını sen anlat,” dedi anneannem.

Bir prensle prenses uydurmaya başladım. Dedem araya girip prensin ne iş yaptığını sordu. İş yapmıyordu. Peki ekmeği kim alıyor, dedi. Saraydakiler. Para nereden geliyor? Bu soruya cevap bulamayınca kızdım. Anneannem dedeme, bırak da anlatsın, dedi. O da sustu. Hikâyemin sonunda herkes bir gemiye binip başka bir yere gidiyordu. Nereye gittiğimizi ben de bilmiyordum. Dedem sonunu sormadı.

Hatice’yi kaybettikten sonra dedem balkondan içeri daha geç girmeye başladı. Çayının soğuduğunu artık annem söylüyordu. Aynı cümle başka bir sesle gelince dedemin dönüp bakmadığı olurdu. Önceleri balkonda hep Girit’i düşündüğünü sanırdım. Oysa bazen içeriden gelmesini beklediği sesin susmasını dinliyordu belki.

 

3.Bölüm – Mihail’in Sırrı

 

On beş yaşındaydım. Lisenin ilk yılında, sınıftaki bazı çocukların alayını eve kadar taşıdığım bir geceydi. Yatağa girmiş ama uyuyamamıştım. Gündüz tahtada yanlış çözdüğüm soru zihnimde doğru cevaplanıyor, ardından koridorda duyduğum gülüş yeniden başlıyordu. Pencereden sokak lambasının sarı ışığı sızıyordu. Başka bir yastık yüzü çevirmekle uykunun geleceğini sanarak dönüp durdum.

Su içmek için kalktım. Annemle babam uyumuştu. Koridora çıkınca balkonun açık kapısından gelen tütün kokusunu duydum.

Dedem yine uyumamıştı. Son zamanlarda geceleri balkona çıkıyordu. Annem bunu yaşlılığına veriyor, gündüz uyumamasını söylüyordu. Ben aynı şeyin başına gelmesini, onunla bir süre yalnız kalabilmeyi bekliyordum.

Terliklerimi eşikte çıkarıp yanına gittim. Fayansın serinliği ayaklarıma vurdu. Dedemin sigarasından yükselen duman, balkondaki ışığın önünde kısa süre görünüp dağılıyordu.

“Dede,” dedim, sesim biraz kısık, “uyuyamadın mı?”

Sigarasını söndürdü, dönüp bana baktı.

“Deniz,” dedi, sesi hırıltılı, “sen hiç başka birisi olmak istedin mi?”

Şaşırdım. Ne demek istediğini anlamamıştım. “Başka birisi mi?” dedim. “Mesela kim?”

“Mihail,” dedi. “Mihail’di adım.”

“Mihail mi?” dedim, sesim titriyordu. “Ama senin adın Mustafa değil mi?”

Başını salladı. “Mustafa,” dedi, “benim sonraki adım. Ama ilk adım Mihail.” Sonra sustu. O kadar uzun sustu ki, belki de konuşmayacak sandım. Ama konuştu. “Bunu kimseye söyleme, Deniz.” Sesi ciddiydi, hatta sert. O kadar sertti ki, ilk kez dedemden korktum. “Kimseye. Annene bile. Sakın.”

“Peki,” dedim, sesim fısıltı. “Söylemem.”

Sonraki günlerde birisi “Mustafa Amca” dediğinde içimden Mihail diye düzelttim. Annemin babasına seslenişi bile benim için değişmişti. Bildiğim şeyi yüzümden okuyacaklarından korkuyor, sorarlarsa ne diyeceğimi düşünüyordum.

Ertesi sabah ekmek almaya giderken mahalledeki gazetecinin önünde durdum. Camın iç tarafında futbolcuların resimleri, alt rafta bir kelime sözlüğü vardı. Rumca bir adın ne demek olduğunu Türkçe sözlükten öğrenebileceğimi sanıyordum. Gazeteci kitabı uzattı. Önce M harfini, sonra adın çevresindeki kelimeleri aradım. Bulamadım. Adam okul için mi gerektiğini sorunca evet dedim. Cevabımın kolaylığı beni rahatlattı. Dedemin sırrını tutmaya çalışırken söylediğim ilk yalan böyle sıradan bir yalandı.

Eve ekmeksiz döndüm. Annem para üstünü isteyince cebimdeki bütün parayı masaya bıraktım. “Ne aldın?” dedi. Hiçbir şey almadığımı söylemek, ekmeği unuttuğumu kabul etmekten daha güç geldi. Bu kez bir şey uyduramadım. Yeniden aşağı indim. Dedem balkon demirine yaslanmış, beni izliyordu. Elini kaldırdı. Aynı eli bir gece önce sigarasını söndürürken görmüştüm. Gündüzün ortasında çok olağan bir eldi; tırnaklarından birinin kenarı kırılmıştı, başparmağında yara bandı vardı. Gizli bir ad taşıyan birinin elleri nasıl olmalıydı, bilmiyordum.

Dedem bir şey isterse hemen getiriyor, annem seslendiğinde gecikiyordum. Bir akşam annem buna kızdı. “Bir kere de benim dediğimi duy,” dedi. Dedeme baktım. Tabağındaki balığın kılçığını ayırıyordu. Gözlerini kaldırıp “Anneni duy,” dedi. Sanki aramızdaki anlaşmadan vazgeçmişti.

Yemekten sonra yanına gittim. “Ben seni koruyorum,” dedim. Bu sözü söyleyecek kadar cahildim.

“Kimden?”

Cevap veremedim.

“Anneni benden korumana gerek yok,” dedi. “Beni de annenden.”

“Öyle demedim.”

“Öyle yapıyorsun.”

Kızgınlığımı fark etmiş olacak ki masanın üzerindeki portakalı uzattı. İkiye bölmemi istedi. Kabuk bıçağa direndi; suyu avucuma sıçradı. İki yarıyı eşit kesemediğim için küçük olanı kendime aldım. Dedem değiştirip büyüğünü önüme koydu. Özür dilemiş olmadı. Ben de kabul etmiş olmadım. Yine de konuşmanın orada bitmesine ikimiz de razı olduk.

Lisede o adın hangi dilde kullanıldığını öğrenmeye çalıştım. Kütüphanedeki birkaç kitaba baktım. Bulduğum şeyler dedemi anlatmıyordu; yalnızca benim ne kadar az bildiğimi gösteriyordu. Elimde soyadı, eski bir adres, sorabileceğim bir akraba yoktu. Bir adın peşinden bütün bir hayatın çıkacağını sanıyordum.

Üniversitede tarih okumayı seçmemde bu merakın da payı vardı. Tek nedeni bu değildi; belgelerle uğraşmayı, bir olayın farklı anlatımları arasındaki farkı görmeyi seviyordum. Yine de her eski yer adında dedemin geceleri baktığı yeri aradım. Adını aynı biçimde taşıyan pek çok insan vardı. Hiçbiri yalnızca adı yüzünden benim dedem olmuyordu.

Yirmi yaşıma geldiğimde, üniversitenin ikinci yılında, bir gece yeniden sordum. Öncesinde yanına oturup cesaret toplamış, suskunluğu yeterince uzatırsam vereceği cevabın değişeceğini ummuştum.

“Dede,” dedim, “o isim, Mihail. Neden kimseye söylemedin?”

“Söylemedim işte.” Küllüğü kendine çekti.

“Söylemeyince yok mu oluyor?”

Elini küllüğün kenarında tuttu. Soruyu geri almak için geç kaldığımı anladım.

“Olmuyor,” dedi. “Geçen onca yılda olmadı.”

“Ben biliyorum ama. Benden de mi saklayacaksın?”

“Bilmen yetmiyor mu?”

“Söylemeyeceğim,” dedim. “Ama sen bana anlat. O Mihail kimdi?”

Dedem başını iki yana salladı. “Anlatamam,” dedi. “Çok acı.”

“Ben hazırım,” dedim. “Ben senin torununum.”

“Geçti gitti,” dedi. “Geride kaldı.” Ve içeri girdi.

O konuşmadan birkaç hafta sonra bir pazar, babamın tamir etmeye çalıştığı radyonun düğmesini kırdım. Kırılan parçayı yerine tutturup geri çekildim. Babam radyoyu eline alınca parça düştü. Annem “Zaten eskimişti,” dedi. Dedem camın önünden dönüp bana baktı. Biliyordu; kırıldığında yanımdaydı. Söylemedi. Benim söylememi bekledi. Beş dakika boyunca babamın parçayı arayışını izledikten sonra dayanamadım.

“Ben yaptım,” dedim.

Babam küfretmedi. Yalnızca neden söylemediğimi sordu. Bir sebebim yoktu. Korktuğum için diyebilirdim; ama ne olmasından korktuğumu bilmiyordum. Akşam dedemle yalnız kalınca o geceki konuşmamızı yeniden açmak istedim. Radyodaki korkuyla onunkini bir tutacak kadar kolay bir açıklama arıyordum.

“Bazı şeyleri söyleyince bir şey olmuyor,” dedim.

Dedem pencereden bakmayı sürdürdü.

“Bazılarında oluyor,” diye cevap verdi.

O yaz konuyu yeniden açmadım. Pazara gittik, hastalandığında ilaç aldım, sınavdan düşük notla dönünce omzunu silkmesini seyrettim. Sır günün her saatini doldurmuyordu. Bazen hiç beklemediğim bir konuşmanın ortasına oturuyordu.

 

4.Bölüm – Tarih Kitapları Arasında

 

Tarih bölümünü kazandığımda annem “Ne iş yapacaksın bununla?” diye sormuştu. Henüz bilmiyordum. Belgelerle uğraşmayı seviyordum; dedemin söylemediği şeylerden bir kısmını kütüphanede bulabileceğime de inanıyordum. İlk yıl, okumam gereken kitapları yetiştirmek yerine Girit’le ilgili olanlara sıra gelmesini bekledim.

Kitapta Türkiye ile Yunanistan arasındaki nüfus mübadelesinden söz ediliyor, insanların sayısı, taşınan mallar, yerleştirildikleri bölgeler sıralanıyordu. Aynı sayfayı birkaç kez okudum. Bir satırda yüz binlerce insan geçiyordu; dedemin tek bir geceyi anlatması bile bazen saatler sürerdi. O sayılara kızmak kolaydı. Beni rahatsız eden, içlerinden bildiğim bir yüzü ayıramayışımdı.

Antlaşma metinleriyle haritaları yan yana açıyordum. 1923 tarihli mübadele sözleşmesinin kapsamı kafamdaki hikâyeye uymuyordu: Türkiye’deki Rum Ortodokslarla Yunanistan’daki Müslümanların karşılıklı zorunlu göçü söz konusuydu. Mihail adını taşıyan dedem ise Girit’ten İzmir’e gelmişti. Ailesi hakkında bildiklerim bu çelişkiyi çözmeye yetmiyordu.

1924’te Girit’ten gelenlere ilişkin bir kayıt listesinin kopyasını buldum. İsimlerin, yaşların, mesleklerin arasında Mihail’i aradım. Yoktu. Mustafa adları vardı; hiçbiri için dedem diyemiyordum. Fotokopileri eve götürüp tekrar tekrar okudum. Bulamayışımın nedenini listelerde aramak, yanlış sorunun peşinde olabileceğimi düşünmekten kolaydı.

Selim Hoca’nın odasına elimde bu kâğıtlarla gittim. Masasında sandviç vardı. Geri çekilince çağırdı; ağzındaki lokmayı bitirene kadar ayakta bekledim. Oturmam için önümdeki kitapları başka bir sandalyeye yığdı.

“Bir aileyi arıyorum,” dedim.

“Hangi aileyi?”

Henüz soyadı söyleyemiyordum. Bir ad, yaklaşık bir yaş, bir ada vardı elimde. Dedemin bana bıraktığı bilgilerin bir insanı ayırt etmeye yetmediğini o odada anladım. Hoca önüme boş bir kâğıt koydu. Bildiklerimi sol tarafa, tahminlerimi sağ tarafa yazmamı istedi. Sol taraf üç satır tuttu. Sağ tarafın altında yer kalmadı.

“Şimdi en çok hangisine inanıyorsun?” diye sordu.

Sağ taraftaki cümleleri gösterdim. Yanlış cevabı vermiş bir öğrenci gibi güldüm. O gülmedi.

“İnanmakla aramak birbirini bozabilir,” dedi. “Elindeki hikâyeye uyan bir kayıt bulunca sevinirsin. Uymayanını fark etmeyebilirsin.”

Dedemin adını söyleyemedim. Hocaya başka bir Mihail uydurdum: Giritli bir komşunun babası. Hoca ayrıntıları sorunca komşunun yaşını, oturduğu yeri, benim onu nereden tanıdığımı da uydurmak zorunda kaldım. Daha önce hiçbir araştırma beni kendi yalancılığımla bu kadar erken karşılaştırmamıştı. Görüşmenin sonunda hocanın verdiği fotokopileri aldım. Kapıya yürürken arkamdan seslendi.

“Bir dahaki sefer o komşunun izin verdiğinden emin ol.”

Yüzüme bakmadı. Turşuyu yeniden sandviçin içine koyuyordu. Yalanımı anlamış mıydı, bilemedim. Anlamış olmasını istediğim kadar istemiyordum da.

Kütüphanede Derya’yla tanışmam o günlere rastladı. Aynı kitabı istiyorduk. Görevli önce benim fiş doldurduğumu söylediğinde Derya çantasını masaya bıraktı. “Ben sadece bir haritaya bakacağım,” dedi. Kitabı paylaşabileceğimizi söyledim. Yan yana oturduk. Haritadaki yer adlarını küçük bir deftere geçiriyor, bazılarını iki farklı biçimde yazıyordu. Yunanca öğrendiğini o zaman anlattı. Bir kelimeyi bana okudu. Sesini duyunca dedemin geceleri ağzında çevirdiği hecelerden birini yakalayacakmışım gibi dikkat kesildim.

“Ne oldu?” diye sordu.

“Birine benzettim.”

“Kelimeleri mi?”

“Sesini.”

Güldü. Kendisine iltifat ettiğimi sanmıştı. Açıklamadım. Derya’yla dostluğumuzun başlangıcında da aynı suskunluğun küçük bir payı vardı.

Bir hafta sonra eski yer adlarıyla yeni adların bir listesini getirdi. “Yanlış yerde aramayasın,” dedi. Listeyi dedeme göstermek için eve götürdüm; akşam boyunca ders notlarımın arasında kaldı.

Yıl sonunda hazırladığım ödeve Selim Hoca kısa bir not düştü: Kayıt yokluğuyla olay yokluğunu birbirine karıştırma. Listede görünmeyen bir ailenin adadan ayrılmadığını yazmıştım. Dedem için de aynı eksikliği, kayıtsız geldiğine delil sayıyordum. Ödevi çekmeceye attım. İki gün sonra çıkarıp baştan yazdım.

Mezun olduğum yıl araştırma hâlâ bitmemişti. Yayınevinde işe girdim. Başkalarının tarihlerindeki yanlış rakamları düzeltiyor, bir romanda kapının hangi yöne açıldığını ikinci okumada kontrol ediyordum. Akşamları dedem alışveriş poşetini elimden alıyor, ne kadar para harcadığımı soruyordu. Sormak için aylarca hazırladığım cümle mutfağa kadar bile gelemiyordu.

Bir akşam dayanamadım. “Mihail’i unutayım mı istiyorsun?” dedim.

“Unutma. Ama sorma.”

“Bir gün anlatacak mısın?”

Sigarasını söndürdü. “Bilmiyorum,” dedi. “Belki ben gittikten sonra.”

Bunu neye dayanarak söylediğini soramadım. Önüne bıraktığım kitabı alıp odama döndüm.

Bir gün düzelttiğim bir dosyada, bir adamın çocukluğunun geçtiği kasaba iki farklı adla yazılmıştı. Yazarın hangisini istediğini öğrenmek için telefon açtım. İkisini de istediğini söyledi. “O zaman bir açıklama gerek,” dedim. “Okur başka yerler sanabilir.” Telefondaki adam sustu. Sonra küçükken annesinin birini, babasının ötekini kullandığını anlattı. Akşamları iki ayrı yere dönmüyordu; ikisi de aynı evdi. Masamın üzerindeki kurşun kalemi bıraktım. İsimleri tekleştirmek çok kolaydı. Yanlışın nerede olduğunu belirlemekse o kadar kolay değildi.

Bu olayı dedeme anlattım. Cevap vermek yerine kendi adını yazmamı istedi. Bir zarfın arkasına Mustafa yazdım. Kalemi elimden aldı, harfleri uzun uzun inceledi. Sonra zarfı ters çevirdi. Diğer yüzüne bir şey yazacağını sandım. Yazmadı. Posta pulunun kenarını tırnağıyla kaldırmaya çalıştı. “Pul boşa gitmesin,” dedi. Konuşma bitti. Ben ertesi gün işe gidip dosyadaki iki adı da bıraktım; yazarın izniyle açıklamayı bir cümlenin içine yerleştirdim. Dedem için aynı şeyi yapabilecek durumda değildim. Henüz bana zarfın öbür yüzünü göstermiyordu.

 

5.Bölüm – Yunan Türküsü

 

Üniversiteden mezun olduğum ilk yılın bir akşamıydı. Annemle babamın yanına gelmiş, üst katta dedemle birlikte televizyon izliyorduk. Programın arasında bir kadın şarkı söylemeye başladı. Sözlerini anlamıyordum. Melodi salona dolunca dedemin elindeki sigaranın havada kaldığını gördüm. Birkaç saniye sonra ne olduğunu hepimiz anlayacaktık.

Dedem koltuğundaydı. Babam gazetesini dizlerine bırakmış, annem çayı tazelemek için mutfağa geçmişti. Sesin nereden geldiğini fark etmek için başımı televizyona çevirdim. Şarkıcı sahnede tek başına görünüyordu. Kameranın gerisindeki çalgılar duyuluyor, kadın bazen gözlerini kapatıyordu. Sonra dedemin koltuğunun ayağı zemine sürtündü.

Ayağa kalkarken sigarası halıya düştü. Hemen eğilip aldım, kül tablasına bastırdım. Kumaşta küçük bir yanık kaldı. Başımı kaldırdığımda dedem ekrana bakıyordu. Dudakları aralanmıştı. Bir şey söyleyeceğini anladım ama sesi beklediğim kadar alçak çıkmadı.

“Kapat şunu!” dedi. Babam kumandayı aradı. Gazetenin altında kalmıştı. Bulup ses düğmesine bastı. Şarkıcı ekranda söylemeyi sürdürdü ama odada ses kesildi. Dedem yerinde duruyordu. Annem koluna dokunup oturmasını istedi. “Bırak,” dedi. Bu kez bağırmadı.

Kolunu annemin elinden kurtarıp pencereye yürüdü. Üstüne gitmedik. Babam gazetesini aldı, sonra okumadan yanına bıraktı. Halıdaki yanık gözümün önündeydi. Birkaç dakika önce sıradan olan odada şimdi herkes nereye bakacağına dikkat ediyordu.

Dedemin arkasına dönmesini bekledim. Bir şey söylemek istiyordum. Soru sorsam konuşmaya zorlayacaktım; başka konu açsam hiçbir şey olmamış gibi davranacaktım. Annem bu kararsızlığımı fark edip elime boş bir çay tabağı verdi.

“Bir şey mi dedim?” diye fısıldadım.

“Her şey seninle ilgili değil,” dedi.

Bardağı mutfağa taşıdım. Annem ardımdan geldi. Musluğu açtı; suyun gürültüsü konuşmamızı salondan ayırıyordu. Dedemin bazen uykusunda söylediği bir ezgiden söz etti. Bunu biliyormuş gibi başımı salladım. Bilmiyordum. Annem çocukken de oluyormuş. Sabah sorunca babası inkâr edermiş. Bir seferinde aynı ezgiyi mırıldanınca elindeki kaşığı masaya bırakıp dışarı çıkmış.

“Bana kızdı sanmıştım,” dedi annem.

“Sonra?”

“Sonrası yok. Bir daha söylemedim.”

Derya’ya anlattım. Mezuniyetten sonra Yunanca çeviri yapmaya başlamıştı. Birkaç gün sonra iki kaset getirdi. “Benzer ezgiler çok,” dedi. “Hemen buldum sanma.” Birlikte dinledik. Televizyondaki şarkıyı tanıyamadım.

Kasetleri eve götürdüm ama dedemin yanında açmadım. Bir tanesini kendi odamda dinlerken kapıda belirdi. Kapıyı çalmamıştı. Elinde boş bir fincan vardı; onu mutfağa götürürken durmuş olmalıydı. Sesi kıstım. Bir şey söylemesini bekledim. Fincanı masama koydu, pencereye doğru yürüdü. Perdeyi açtı. Odada ışık az olduğunu söyledi.

“Tanıyor musun?” diye sordum.

“Kim?”

“Şarkıyı.”

“Sesini aç.”

İstediğini yaptım. Birkaç ölçü dinledi. Sonra başıyla hayır dedi. Yalan söylediğini düşündüm. Bu kez o düşünceyi dile getirmedim. Kasetin öbür yüzünü çevirdim. Dedem elini cihazın üzerine koydu. Düğmeye basmadı; avucunu orada tuttu. Yeterince açık bir işaretti. Cihazı kapadım.

“Benim için mi aldın?”

“Dinleriz diye.”

“Başka şeyler de dinleriz.”

Dışarıdan bir satıcının sesi geliyordu. Dedem ne sattığını anlamak için başını eğdi. O kadar gündelik bir hareketti ki biraz önceki gerginlik daha da belirginleşti. Adamın sesi uzaklaşınca dedem masadaki fincanı aldı. Ben arkasından, “Bana kızmadın, değil mi?” dedim. Çocukluğumun sorusuydu bu. Durdu.

“Kızsam söylerdim.”

Birkaç ay sonra Meryem Teyze bize kurabiye ve bir kaset getirdi. Bir akrabası göndermişti. “Sizin radyoya olur mu?” diye sordu. Kasetin bütün teyplere uyduğunu anlatmaya kalkınca annem gözünü kaldırdı. Meryem Teyze zaten biliyordu. Sohbet açmıştı.

Etiketteki Yunanca harfleri görünce dedeme baktım. “Ne var?” dedi. “Bir şey yok.” Annem çay isteyip istemediğini sordu, cevabı beklemeden mutfağa gitti. Dedem kaseti uzattı. “Bir bakalım.”

İlk şarkıda tepki vermedi. İkincisinde başını hafifçe kaldırdı. Meryem Teyze ritme ayak uydurmaya başladı. Annem tepsiyi getirirken kapıda durdu. Sonra bardakları masaya koydu. Kimse bir şey söylemedi. Ben ses düğmesinin yanına elimi götürdüm. Gerekirse hemen kapatabilecektim. Dedem bana bakıp “Elin dursun,” dedi. Elimi çektim.

Bir süre sonra Meryem Teyze yanlış bir sözcükle ezgiye katıldı. Dedem başını çevirip düzeltti. Kadın itiraz etti: Kendi evlerinde öyle söylenirmiş. Dedem de onların evdeki hâlini söyledi. İkisi de ötekinin yanlış bildiğinden emindi.

“Siz söyleyin, Deniz düzeltsin,” dedi annem. Yayınevindeki işime takılıyordu. Meryem Teyze hangi kelimenin doğru olduğunu sordu. Bilmiyorum dedim. Dedem “Onu bilir,” diye güldü. “Bilmediğini bilir.”

Şarkı bitince Meryem Teyze kaseti başa almamı istedi. Dedem yeter, dedi; kurabiyenin içindeki şeyi soruyordu. Tarçın olduğunu duyunca miktarına itiraz etti. Meryem Teyze tabağı çekecekmiş gibi yaptı. Dedem bir tane daha aldı.

Kadın gittikten sonra kaseti yeniden açtık. Dedeme ezgiyi çocukluğunda dinleyip dinlemediğini sordum. Evet dedi. Kim söylerdi? Bir sürü insan. Nerede? Her yerde değil. Bant boşluğunun uğultusu duyuldu. Dedem “Bunu da mı dinleyeceğiz?” deyince düğmeye bastım.

Birkaç nota mırıldandı. Kelimeleri çıkaramadım. Televizyondaki akşamla bu akşamı birbirine bağlayan açıklamayı hâlâ arıyordum. Dedem üşüdüğünü söyleyince kalkıp balkon kapısını kapattım.

6. Bölüm – Kayıt Cihazı ve Sessizlik

Hastaneye yatışının ikinci günü bir kayıt cihazı almıştım. Satıcı hafızasını, pil ömrünü, tuşlarını anlattı. Onunla pazarlık etmek için gereken sabrı bulamıyordum. En küçük modeli seçtim. Cihazı ne için kullanacağımı sorunca “Dedemin sesini kaydetmek istiyorum,” dedim. Sanki başka bir şey duymuş gibi kutuyu sessizce kapadı.

Hastaneye varmadan bir bankta oturup kendi sesimi kaydettim. Adımı söyledim, sonra sildim. İkinci denemede yalnızca sokaktaki sesler vardı. Onları da sildim. Boş hafızayla odasına girmek istiyordum.

Dedem o gün daha uyanıktı. Annem çorba almaya gitmişti. Sandalyemi yaklaştırıp cihazı gösterdim. Gizlememiş olmamı kendime bir dürüstlük payı sayıyordum. Ne işe yaradığını anlattım. Parmağıyla üzerindeki küçük kırmızı düğmeyi işaret etti. “Radyo mu?” dedi. Hayır, dedim. Sesini daha sonra dinleyebileceğimi söyledim. O zaman bana uzun uzun baktı.

“Ben duyacak mıyım?”

“İstersen hemen dinleriz.”

“Yok. Sen dinlerken ben.”

Cevap veremedim. Satıcı bu soruya hazırlanmış değildi; ben de değildim. Cihazı dizimin üzerine indirdim. Dedem pencerenin perdesini gösterdi. Biraz açmamı istedi. Kalkıp açtım. Arkamı döndüğümde gözleri kapalıydı. Uyumuş olabileceğini düşünerek bekledim. Sonra gözlerini açmadan “Çok soracaksın,” dedi.

“Sormam. Sen anlatırsın.”

“Sen anlatmamı istiyorsun.”

“Bir çocukluk günü,” dedim. “Sadece bir gün.”

Dudakları kıpırdadı. Cihazı kaldırdım. Başını sallamasını izin sayıp kaydı başlattım. Çıkan küçük sesi duyunca parmağını kaldırdı. Durdum. Ekranda üç saniye yazıyordu.

“Sil,” dedi.

Menüyü açtım. Sorunun gerçekten silmek isteyip istemediğim olduğunu görünce içimde bir öfke kıpırdadı. Bir makine bile son kez fikrimi soruyordu. Dedem sormuyordu. Sonra bu öfkeden utandım. Dosyayı sildim. Ekranı ona çevirdim. Görüp görmediğinden emin değildim. Yine de gösterdim.

“Tamam.”

Cihazı çantama koydum. Bir süre sonra dedem su istedi. Ayla’yı çağırdım. Kadın geldiğinde yatağın başında gereksiz yere kalabalık ettiğimizi söyleyip beni biraz yana çekti. Dedem su verildikten sonra havlunun ucunu aradı. Elini doğru yere götürdüm. O zaman bana eskiden dükkânda çalışırken bir müşterinin her sabah aynı saatte gelip bir şey satın almadan oturduğunu anlattı. Adamın adını çıkaramadı. Rengini unuttuğu bir şapkasından, hiç çıkarmadığı bir ceketinden söz etti. Hikâyenin nereye varacağını bekledim. Hiçbir yere varmadı. Adam bir gün gelmemişti. Sonra dükkân başka birine geçmişti. Hepsi buydu.

Çantanın fermuarı açıktı; cihaza ulaşmam birkaç saniye sürerdi. Elimi uzatmadım. Şimdi o müşterinin şapkasını hatırlamıyorum. Dedemin konuşurken su bardağının kenarını tırnağıyla yoklayışını hatırlıyorum.

Annem dönünce cihazın kutusunu çantamdan çıkmış buldu. Ne olduğunu sordu. Dedemden önce cevap verdim. “İş için,” dedim. Annem kutuyu çevirdi, fiyat etiketini gördü. Pahalıymış, dedi. Konuyu kapattı. Dedem bana bakmadı. Odanın içinde küçük bir yalan daha yerini bulmuştu. Onun sırlarını korumak için kendimi yalan söylemeye mecbur sanıyordum. Bu defa koruduğum şey kendi mahcubiyetimdi.

O akşam cihazı eve götürdüm. Babam televizyonun karşısında uyumuştu. Annem mutfakta, ertesi gün hastaneye götüreceği giysileri katlıyordu. Cihazı masanın üzerine bıraktım.

“İş için almadım,” dedim.

Elindeki pijamayı düzeltmeye devam etti.

“Dedem konuşursa kaydederim diye.”

“İstemedi mi?”

“İstemedi.”

“O zaman koy kaldır.”

“Hep böyle yaptık zaten.”

Pijamayı bıraktı. Yorgunluğu birden yüzünden çekilmiş, yerine tanıdığım inat gelmişti.

“Sen ne yaptığımızı nereden biliyorsun?” dedi. “Doğduğundan beri gördüğünü hayatımızın tamamı sanıyorsun.”

Cevap vermeye hazırlandım. Bana hiçbir şey anlatmadığını, anlatmayınca bilemeyeceğimi söyleyecektim. Annem sözüme fırsat bırakmadan pijamayı yeniden eline aldı.

“Ben babamı bir daha ayağa kalkmış görmek istiyorum. Sen daha başka şeyler istiyorsun. İkimiz de isteyebiliriz. Ama birini ötekinden daha kıymetli sayma.”

Hastanedeki üçüncü haftanın bir gecesinde, dedem kapıyı kapatmamı istemedi. Koridordan ışık geliyor, her geçen kişinin gölgesi duvara vuruyordu. Daha rahat uyusun diye kapıya uzanmıştım. Parmaklarını yorganın üstünde kıpırdatınca durdum. Yeniden uzanınca bu kez hayır dedi. Ses çok kısık çıktı ama kelimeyi anladım.

“Açık kalsın mı?”

Başını salladı.

Kapıyı aralık bıraktım. Koridordan gelen ışık yüzüne vurdu. Çocukluğundan kalmış bir korkuyu mu yakalamıştım, yoksa annemin gelişini mi görmek istiyordu? Sebep sormadım.

Gece nöbeti için annemle yer değiştirmiştik. Babam onu eve götürmüştü. Birkaç saat kesintisiz uyuması gerekiyordu. Gitmeden önce bana yapılacakları anlatmış, sonra hepsini bir daha söylemişti. İlacı benim vermeyeceğimi biliyordu; yine de hemşire geldiğinde ne soracağımı tarif ediyordu. Korkusunu talimatlara dönüştürüyordu. Ben aynı şeyi dosyalarımı düzenleyerek yapıyordum. O zaman bunu anlayamadığım için sabırsızlandım. Annem merdivene yürürken arkasından bir kez daha iyi dinlediğimi söyledim.

Bir rakam değişince Ayla’yı çağırdım. Gelip baktı, telaşlanmam gerekmediğini söyledi. Rakamları kendim yorumlamamı istemedi. “Siz bir değişiklik görürseniz haber verin.” Dedemin yüzünü ve soluk alıp verişini izleyecektim.

Saat ikiye doğru sandviçimi açtım. Kâğıdının sesine dedem gözlerini araladı; yememi işaret etti. Lokmamı çiğnerken camdaki yansımamıza baktım. Hâlâ burada, yan yanaydık.

Sabaha karşı uyumuşum. Gözümü açtığımda boynum tutulmuştu. Hemen dedeme baktım. Gözleri açıktı. Kaç dakikadır öyle olduğunu bilmiyordum. Özür diler gibi ayağa kalktım. Dedem başını çok az yana çevirdi. Sonra pencereye baktı. Güneş doğmamıştı ama karşı binanın çizgisi seçiliyordu. Perdede bir leke vardı. Onu işaret etti. Önce göremedim. Kalkıp yaklaştım. Küçük bir ip parçası perdeye takılmıştı. Aldım, avucumda gösterdim. Başını salladı.

Annem geldiğinde odanın kapısını hâlâ aralık buldu. Üşür diye kapatmak istedi. Dedemin açık istemiş olduğunu söyledim. Bana bir şey sordu mu, dedi. Su istemişti, kapıyı işaret etmişti, perdeyi göstermişti. Anlatınca annem hafifçe gülümsedi. “Perdeyi yine kontrol etmiş,” dedi. Babasının evde de her sabah pencereye bakıp toz aradığını hatırlıyordu. Benim sır sandığım bir hareket, onun için yıllardır bildiği bir huydu.

7. Bölüm – Monitördeki Dalga

O sabahın ilerleyen saatlerinde dedemin nefesi değişti. Ekrana bakıyordum ama orada gördüklerimi tıbben yorumlayacak bilgim yoktu. Hemşireyi çağırdım. Geldiğinde beni yatağın yanından biraz çekti, ardından doktoru çağırdı. Koridorda beklememi söylediler. Kapının aralığından dedemin elini görebiliyordum. Birkaç dakika önce tuttuğum el, benden bağımsız bir işin içinde kalmıştı. Yardım edemediğim için geri çekilmem gerekiyordu.

Annem kantinden dönerken bizi kapının önünde gördü. Bir şey söylemeden elindeki bardağı babama verdi. O an saatin kaç olduğunu hatırlamıyorum. Sabah odaya girdiğim dakikayı biliyordum ama buradaki bekleyişin uzunluğunu ölçemedim. Kapı açıldığında doktorun önce anneme bakışını gördüm.

Doktor elinden gelenleri ve son durumu anlattı. Kelimelerin bir kısmını duydum, bir kısmını kaçırdım. Dedemin öldüğünü açıkça söylediğinde annem geriye doğru küçük bir adım attı. Babam koluna girdi. İçeri girmek için izin istedim. Doktor başını salladı. Yatağın yanına geçtiğimde ilk yaptığım, sabah tuttuğum eli yeniden aramak oldu.

“Buradayım,” dedim. Cevap gelmeyeceğini biliyordum. Yine de insanın söylediği bazı sözler karşısındaki duysun diye değil, kendi bulunduğu yere dayanabilmesi için çıkıyor ağzından. Parmaklarını avucuma yerleştirdim. Sabahki hafif direnç yoktu. Bu farkı anlamam birkaç saniye sürdü.

Doksan altı yıl yaşamıştı. Bunu insanlar bize teselli olarak söylüyordu. Rakam doğruydu. Yine de bildiğim yılların sayısı daha azdı. Onun benim doğumumdan önce yaşadığı altmış altı yılı bir anda düşünmeye çalıştım; hiçbir ömür tek seferde düşünülemiyordu. Aklıma çocukken enseme üfleyişi geldi. Sonra bir alışveriş torbasını yanlış taşıdığım için bana söylenmesi. Ölümün karşısına koyabildiğim şeyler bunlardı.

Ayla yanımıza geldi. Anneme bir sandalye çekti, bize biraz zaman vereceğini söyledi. Koridor tarafından görünmememiz için perdeyi kapadı. Bunu dedemin yüzünü bizden saklamak için yapmıyordu. Odada onunla kalabileceğimiz küçük bir alan açıyordu.

Annem “Baba,” dedi. Önce alçak sesle, sonra daha yüksek. Dedemin omzuna dokundu, yüzüne eğildi. Babam arkasında duruyor, ne zaman yardım etmesi gerektiğini anlamaya çalışıyordu. Ben yer açmak için sandalyemi geriye çektim. Annem ağlarken ona susmasını söyleyen olmadı. Ayla su bıraktı. Bardağı bir süre kimse almadı.

“Daha konuşacaktık,” dedim. Elini tutuşumdan annem de bir şey söylediğimi anladı, fakat tekrar etmemi istemedi.

Doktor cenaze işlemleri için babama hangi kapıya gideceğimizi anlattı. Babam aynı soruyu yeniden sordu.

Doktor acele etmeden tekrarladı, bir numara yazdı. Babam teşekkür etti. Bir sonraki işi öğrenmiş olmanın rahatlığı yüzüne geldi; sonra bu rahatlıktan utanmış gibi kâğıdı katladı.

Annem yatağın kenarına oturdu. Gömleğinin düğmelerinden birini yanlış iliklemişti. Elini dedemin alnına götürdü, saçını kulağının arkasına düzeltmeye çalıştı. Düzeltecek kadar saç yoktu. Hareketini yarıda kesmedi; parmakları aynı yolu bir kez daha geçti. Sonra bana döndü.

“Gözlüğünü aldın mı?”

Komodinin çekmecesini gösterdim. Kutuyu çıkarmamı istedi. Dedemin gözlüğünü açıp camındaki lekeye baktı. Kendi eteğinin ucuyla silmeye yeltendi, vazgeçti. Kutusuna yerleştirdi. O arada ağlamıyordu. Ağlamadığı için iyileştiğini sanmak istemedim. Yapılması gereken bir işi bulmuştu; ben de peşine takıldım. Tarak, mendil, cüzdan, saat. Eşyaları poşete koyarken neyi kimin aldığına dikkat ettim. Annemin daha sonra tek bir şeyin eksikliğini hatırlayıp yeniden acı çekmesinden korkuyordum.

Saati bana uzattı. “Sen sakla,” dedi.

“Neden ben?”

“İstersin diye.”

Kordon avucumun içinde büküldü. Saati ceketimin cebine koyup eşyaların geri kalanından ayırdım.

Hastanenin alt katında bizi bir bankoya yönlendirdiler. Camın arkasındaki görevli babamdan bir belge istedi. Babam yanlış kâğıdı uzattı. Dosyayı elimden alıp bütün sayfaları sırayla çıkarmaya başladı. Ben doğru olanı göstermek için elini tuttum. Sertçe çekti. Babam bana kolay kolay kızmazdı. Bakışını görünce geri çekildim. Bir şeyi tek başına tamamlamak istiyordu. Doktorun gösterdiği kapıyı o bulmuştu; şimdi de bu kâğıdı kendisi bulacaktı.

Dışarı çıktığımızda hava sıcaktı. Hastaneye girerken görmediğim bir simitçi kapının yanında duruyordu. Babam üç simit aldı. Annem istemediğini söyledi. Babam cevap vermeden üçünü de poşete koydu. Arabada birini bana uzattı. Elime alınca aç olduğumu hissettim; hissetmekten utandım. Bir lokma kopardım. Yutarken boğazım acıdı. Dedem ölmüşken benim hâlâ acıkabiliyor olmam, günün geri kalanındaki bütün işler kadar anlaşılmazdı.

Trafik ışığında babam arkaya dönüp “Eve mi?” diye sordu. Annem başını salladı. Yeşil yandığı hâlde birkaç saniye hareket etmedik. Arkadaki araç korna çalınca babam elini kaldırıp özür diledi.

Eve vardığımızda annem önce üst kata çıkmak istedi. Anahtarı çantasının içinde bulamadı. Elimdeki poşeti yere bırakıp ben aradım. Anahtar en öndeki gözdeydi. Annem alıp kapıya soktu; çevirmedi. Bir süre öyle durduktan sonra geri çıkardı.

“Önce aşağı,” dedi.

İndik. Apartman merdiveninde ne kadar yavaş hareket edersek edelim, kapı önümüze çıkıyordu. İçeriden telefonun çaldığını duyduk. Annem anahtarı bu kez tek seferde çevirdi. Birinin konuşması gerekiyordu. Babam ahizeye uzandı. Annem mutfağa gitti. Ben hastane poşetini nereye bırakacağımı bilemedim. En sonunda kendi ayaklarımın yanına koyup sandalye çektim.

Evde otururken hastaneden ayrılışımız gözümün önüne geldi. Hazırlık için çıkmamız gerektiğini söyledikleri âna döndüm. Dedemin parmaklarını avucumdan yavaşça bıraktım. Elinin yatağa çarpmasından korkup altına yorganın ucunu çektim. Artık canı acımayacağını biliyordum. Bildiğim şey, elimdeki alışkanlığı hemen değiştirmiyordu.

Gece odamda oturduğumda elimi açıp kapadım. Dedemin parmaklarının ağırlığını hâlâ hatırlıyordum. Bu hissin ne kadar kalacağını bilmediğim için yoklayıp duruyordum. Gün içinde çok iş yapılmış, birçok kişi aranmıştı. Hepsinin ardından, yapacak bir iş kalmayınca yokluğu daha belirginleşti.

Masamın çekmecesinde kayıt cihazı duruyordu. Kutusunu açmadan eski bir defter buldum. Dedemin son gününden hatırladıklarımı yazacaktım. Sekizi beş geçtiğinde odaya girdiğimi biliyordum. Ölümün gerçekleştiği dakikayı belgeye bakmadan çıkaramadım. Aradaki saatler birbirine karışmıştı.

Tarağı yazdım. Musluğu. Annemin yanlış iliklediği düğmeyi. Dedemin eliyle gösterdiği çekmeceyi. Bir sayfa dolmadan durdum. Bunların herhangi biri neden başkasına önemli gelsindi? Defteri kapatıp sonra yeniden açtım. Başkasına önemli görünmesi gerekmiyordu. Tarihi attım. 2007. O rakamı yazarken dedemin doksan altı yıllık hayatının yalnızca son gününe tanık olduğumu, gerisinin büyük kısmını hâlâ bilmediğimi kabul edebildim.

8. Bölüm – Cenaze ve Kimlik

Ertesi sabah annemin demlikten çay doldururken ellerinin titrediğini gördüm. Komşular gelmeye başlamıştı. Babam telefonlara cevap veriyordu. Odama döndüm; giyineceğim gömleğin yakasını düzeltip yeniden yatağa bıraktım.

Annem kapıda belirdi. “Hazırlan, Deniz.” Başımı salladım. Bekledi. Gömleği üzerime geçirince düğmelerini iliklememi beklemeden aşağı indi.

Cenaze namazı öğle vakti kılınacaktı. Tabutun üzerindeki yeşil örtünün bir ucu kıvrılmıştı. Görevli düzeltirken içimden Mihail dedim. Ağzımı açmış olabilirim; yanımdaki adam bana döndü. Bir şey sorduğumu sanmıştı. Başımı iki yana salladım.

Avluda komşular, akrabalar, dedemin eski çalışma arkadaşlarından hayatta kalanlar vardı. Bazılarının yüzlerini tanıyor, adlarını bilmiyordum. Hangisinin onun geçmişinden ne bildiğini merak ettim; sormak için yanlarına gidemedim.

Saf tuttuk. İmamın ardından cemaatle birlikte amin dedim. İçimden bir kez daha Mihail adını söyledim. Mustafa’yı herkes biliyordu; öteki adı söylememi isteyen de, yasaklayan da artık yoktu. Anneme baktım. Babamın yanında gözlerini örtüden ayırmıyordu.

Tabut cenaze arabasına götürülürken omuz verecek yer aradım. Önümdeki adam çekilip beni çağırdı. Tahta omzuma oturdu; birkaç adım sonra yerimi bir başkasına bıraktım. Annemin ayakkabısının arkasına bastığını gördüm. Eğilip düzeltmesini istedim. Duymadı. Elini tuttum, arabaya kadar birlikte yürüdük.

Mezarlığa giderken başımı arabanın camına yasladım. Bir dükkânın önünde iki adam tabela asıyordu. Onları dedeme anlatsam önce kullandıkları merdivene itiraz ederdi. Tabela gözden kaybolana kadar arkamı dönüp baktım.

Mezarın başına vardığımızda geçici levhaya baktım. Mustafa adı yazılıydı; doğum ve ölüm yılları eklenmişti: 1911–2007. Mermer taş sonra yaptırılacaktı. İçimden Mihail dedim. Yüksek sesle söylemedim. Annem birkaç adım ötede başsağlığı dileklerini dinliyordu. Ben levhaya, sanki bir harfi değiştirirsem kaybettiğimiz adam geri gelecekmiş gibi bakıyordum.

Mezarın başında yer açıldı. Kefene sarılı bedeni aşağıya indirilirken babam kolumdan tuttu. İmamın söylediklerinin bir kısmını duyamadım. İlk toprak atıldığında çıkan sese döndüm. O ana kadar yapılan her işin ardından başka bir iş gelmişti. Şimdi toprağın üzeri kapanıyor, sıra sıra duran insanlar geriye çekiliyordu. Bir avuç toprak almak için eğildim. Parmaklarımın arasından bir kısmı döküldü. Kalanını bıraktım. Elimdeki tozu silmedim. Annem başını eğmişti. Yanına gidip durdum; elini tutmak istediğimde önce fark etmedi. Sonra parmaklarını avucuma yerleştirdi. Ne kadar süre öyle kaldığımızı bilmiyorum. İnsanlar ayrılmaya başladığında ikimiz de mezarın başındaydık.

İnsanlar ayrılmaya başlarken levhaya bir daha baktım. Dedemin kendisiyle birlikte bütün cevapları götürdüğünü sanıyordum.

Mezarlık kapısında eski komşumuz Nuri Bey bastonuna yaslanarak yanıma geldi. Ondan Girit hakkında bir şey duymayı bekledim. Kışın bir sabah sıkışan dükkân kepengini anlattı. Dedem yoldan geçerken yardım etmiş; ardından içeri girip sobayı yakmayı da üstlenmiş. İkisi de işe geç kaldıkları için birbirlerine kızmışlar.

“İlk tanışmamız böyle,” dedi. “Bana ateş yakmayı öğretmeye kalktı. Ben ondan önce esnaftım.”

Gülümsedi. Ben de gülümsedim. Dedemin çocukken bana her işi yeniden gösterme huyunun yalnızca torununa özgü olmadığını öğrendim. Nuri Bey bir mendil çıkardı, burnunu sildi. “Dün dükkânın önünden geçtim,” dedi. “Kepenk yine yamuk.” Daha fazlasını anlatmadı. Buna gerek yoktu.

Bir başka adam dedemin kendisine borç verdiğini söyledi. Miktarı hatırlamıyordu; borcunu ödediğini özellikle belirtti. Bir kadın, annem küçükken dedemin okul çıkışına geç kalıp kızını ağlattığını anlattı. Annem bu sözü duyunca ilk kez başını çevirdi. “Bir kere,” dedi. Kadın evet bir kere diye düzeltti. O küçük düzeltme anneme birkaç saniyelik bir canlılık verdi. Babasının kusurunu bile başkasının ağzından büyütmeden korumak istiyordu.

Dönüşte annem arabanın camını açtı. Ben ayakkabımı çıkarıp içindeki taşı aldım. Tören boyunca canımı acıtmıştı. Bu kadar küçük olmasına şaşırdım. Camdan atacakken annem döndü.

“Ne var?”

“Taş.”

“Elini toprakla ağzına götürme.”

Eve geldiğimizde komşular yemek bırakmıştı. Tencerelerin altına isim yazılan kâğıtlar yapıştırılmıştı; geri verirken karışmasın diye. Annem her birini kontrol etti. Biri isimsizdi. Kimin bıraktığını öğrenmek için telefon açmaya kalkınca babam, “Yarın sorarsın,” dedi. Annem telefonu yerine koydu ama tencereyi tezgâhın ötekilerden ayrı bir köşesine taşıdı. Kaybolmasını istemediği şeylerin sayısı bir günde artmıştı.

Gece, misafirler kalktıktan sonra onunla mutfakta kaldık. İkimiz de bir şey yiyecekmiş gibi dolap kapaklarını açıp kapatıyorduk. Annem buzdolabından küçük bir tabak çıkardı. Dedem hastaneye yatmadan önce ayıkladığı zeytinlerdi. Çekirdekleri çıkarılmış, içine kekik konmuştu. “Kendisi istedi,” dedi. Tabağı bana uzattı. Bir tane aldım. Tuzluydu. Dedemin damak tadını ilk kez, onun yiyemeyeceği bir yiyeceği çiğnerken düşünüyordum.

“Üst kata ne zaman çıkacağız?” diye sordum.

“Biraz geçsin.”

“Eşyaları bekler.”

“Eşyalar bekler de ben her gece o kapının önünden geçiyorum.”

Cenazeden sonraki akşam kapı çaldığında son misafirlerin de gittiğini sanıyorduk. Babam ayakkabılıktaki terlikleri topluyordu. Yeniden yere bıraktı, kapıyı açtı. Gelen adamı tanımadım. Koyu renk ceketinin yakasını düzeltip içeriye baktı. Elinde küçük bir naylon poşet vardı. Başsağlığı diledikten sonra dedemin burada oturup oturmadığını sordu. Babam yukarı katı gösterdi. Annem adını sorunca adam ceketinin düğmesini ilikledi.

“Rıza. Dükkândan.”

Annem tanıyıp içeri çağırdı. Adam terliklerin topuğunu düzeltti, salonda gösterilen koltuğun kenarına oturdu. Poşeti dizlerinin üzerinden ayırmadı.

Sonunda poşetten küçük bir masa saati çıkardı. “Bir şeylerin arasından çıkarsa bilin,” dedi. Yıllar önce tamir için dedeme bıraktığı saatin bir benzerini getirmişti. Ötekinin bir ayağı eksikmiş.

Dedemin toprağı daha kurumamıştı; adam saatinin peşindeydi. Yüzüme bakınca açıklama gereği duydu.

“Almaya gelmedim. Varsa sonra bakarsınız.”

Dedemle bir ara ortak iş almışlar, sonra ayrılmışlardı. Söylerken annemden gözünü kaçırdı.

“Para meselesi miydi?” dedi annem.

Rıza Bey başını salladı. Dedemin kendisine, kendisinin dedeme kızdığını anlattı. Ben tarafımı seçmiştim. Sözünü bitirmesini, konuyu kapatmasını bekliyordum.

Yıllarca görüşmemişler. Sonra bir gün oğluyla çarşıda yürürken dedem çocuğu durdurup çözülen ayakkabı bağını göstermiş. Çocuk eğilince iki adam birbirine bakmış, konuşmadan ayrılmışlar. “Barışmak mı istemişti, bilmem,” dedi Rıza Bey. “Belki çocuk düşmesin diyeydi.”

“Özür dileyecektiniz,” dedim.

Babam bana baktı. Adam da baktı. Sözümün buyurur gibi çıkmış olduğunu o anda fark ettim. Rıza Bey alınmış görünmedi. Daha kötüsü, hak verip vermediğini de belli etmedi. Bardağı bıraktı. Bir süre düşünmesini bekledik.

“Belki o dileyecekti,” dedi.

Annem elini dizimin üzerine koydu. Rıza Bey hesabı yeniden görmek için gelmediğini söyledi. Daha önce gelip konuşması gerekirmiş. Bundan sonra kimin hangi sözü söyleyeceğini bilemezmiş. Su bardağını bıraktı, bu kez çayı kabul etti. Bir süre daha oturup kalktı. Telefonun yanına numarasını bıraktı. Kapı kapanınca babam bana döndü.

“Deden de bazen zor adamdı,” dedi.

Babam örnek vermedi. Ayakkabılarını düzeltti, odasına geçti. Rıza Bey’in bıraktığı numara telefonun yanındaydı. Eşyaları toplarken tek ayağı eksik saati arayacaktık. O gece adamın söylediklerinden çok, dedemin özür borçlu olabileceği ihtimaline öfkelendim.

9.Bölüm – Eve Dönüş

Cenazeden birkaç gün sonra dedemin evinin kapısını açmaya gittik. Anahtar avucumda, annem arkamdaydı. Merdivene bir kova temizlik malzemesi bırakmış, benden kapıyı açmamı bekliyordu.

“Çok iş var,” dedi. Anahtarı çevirdim. Duvardaki saat işliyordu. Dedemin artık bakmayacağı bir saat için pil değiştirecek miydik? O sabah aklıma gelen her soru böyleydi.

Dolaplardaki lavanta keselerinin kokusu salona kadar geliyordu. Altına sinmiş nemi dedem yaşarken de duyardım. Perdeleri açtık. Koltuğunun yanındaki küllükte birkaç izmarit kalmıştı. Annem küllüğü almak için uzanınca yerimden kıpırdadım, sonra durdum.

Mutfakta kesilmiş yarım bir soğan kurumuştu. Hastaneye kaldırılmadan önceki günlerden kalmış olmalıydı; üç haftadır bu evde yemek pişmemişti. Ekmek dolabını açınca içinden beklediğim koku gelmedi. Dedemin taze ekmeği zeytinyağına banışı aklımdaydı. Önümdeki dolap boştu. Annem soğanı almak için uzandığında itiraz etmedim. Odayı aynen bırakmanın kokusunu korumaya bile yetmediğini ilk orada gördüm.

Mutfakta tabaklarla bardakları ayırmaya başladık. Annem çatlak olanları gösterip atmamız gerektiğini söyledi. Kendim dururken onun bu kadar kolay karar verebilmesine içerledim.

Annem elindeki çatlak tabağı poşete koyduğunda koluna uzandım. Bileğini tuttum. Bunu yapacağımı ben de önceden bilmiyordum. Annem önce elime, sonra yüzüme baktı. Elimi çekmem için bir şey söylemesine gerek kalmadı. Bıraktım. Tabak poşetin içinde öteki camlara değdi. Ben sesi duyunca yeniden davranacak gibi oldum.

“Ne yapıyorsun?” dedi.

“Daha dün…”

Dün değildi. Hastanede üç hafta geçmiş, ardından cenaze işleri, evdeki kalabalık gelmişti. Benim cümlemde hepsi düne sığıyordu. Annem tabağı çıkardı. Çatlağını parmağıyla gösterdi. Kenarından küçük bir parça eksikti. “Bununla yemek yenmez,” dedi. Ben dedemin onunla yemek yiyip yemediğini hatırlamıyordum. Yine de geri alıp tezgâha koydum.

Babam koridorda durmuştu. Annem kendisine bakınca eli kapı kolunda kaldı. İkimizin arasına girmek istemediğini yüzünden okuyabiliyordum. Bu susuşa da kızdım. Birisinin haklı olduğumu söylemesine ihtiyacım vardı. Babam tezgâhın yanına geldi, tabağı kaldırıp altına bir bez koydu. Sonra hiçbir şey söylemeden geri çekildi.

“Otur sen,” dedi annem.

“Ben yardım etmeye geldim.”

“Öyleyse yardım et.”

Bana boş bir kutu uzattı. Elimden tutmak için değil, kullanmak için verdiği ilk şeydi. Kutuyu aldım. Nereye koyacağımı sorduğumda masayı gösterdi. Birbirimize bakmadan iş yapmaya başladık. Annem bütün tabakları atmıyordu. Sağlam olanları ayırıyor, küçük fincanları silip kutuya diziyordu. Ben ilk çatlak tabaktan bütün dolabın yok edileceğini çıkarmıştım.

Bir bardağı eline alınca durdu. İnce, ağız kısmı biraz eğri bir bardaktı. Işığa tutup baktı. Sonra önlüğünün kenarıyla sildi. Diğerlerinin yanına koymayıp kendi arkasındaki rafa bıraktı. Nedenini soramadım. Birkaç dakika sonra kendisi söyledi: Anneannemin bardağıymış. Dedem kalın olanını kullanırmış. İkisini takım sanırdım. Annem aynı boyda olmadıklarını gösterdi.

“Bunları niye atmadın?” dedim.

Annem yüzüme baktı. Soruyu geri almak için ağzımı açtım; bu kez o başladı.

“Sen dedenin yanında otururdun,” dedi. “Ben burada iş yapardım.”

Bunu kimin daha çok sevdiğine ilişkin bir yarışa çevirmek istediğini sandım. İtiraz ettim. Hastaneye her gün gittiğimi, yanında geceler geçirdiğimi söyledim. Annem dinledi. Cümlemi bitirince elindeki bezi bıraktı.

“Biliyorum. Beni ne yaparken hatırlıyorsun?”

Mutfağa baktım. Ocağın başında, merdivende, ilaç poşetiyle kapıda. Hatırladığım her görüntüde elinde bir şey vardı. Buna cevap verdiğimi sanıp çay yaparken dedim. Annem gülümsedi; gülüşü sevinçli değildi. “Çay kendi kendine olmuyor,” dedi.

Tabakların arasına gazete koymam gerekip gerekmediğini sordum. Annem evet dedi. O kadar çok kâğıt kullandım ki kutuya üç tabak sığdı. Bir kısmını geri çıkardı. “Taşınmıyoruz,” dedi. İkimiz de güldük; kısa sürdü.

Su uzatırken parmağındaki kızarıklığı gördüm. Çatlak tabağın kenarı çizmişti. Temiz bir bez verdim. Bileğini tutuşum için özür diledim. “Bir daha öyle yapma,” dedi. Başımı salladım.

O sırada aşağıdaki kapı çaldı. Annem zile doğru bir adım attı, sonra durdu. Günlerdir kapıyı açan, çay koyan, geleni karşılayan kendisiydi. Bu kez babam indi. Biz mutfakta kaldık. Annem sandalyeyi ayağıyla çekip oturdu. Elindeki bezi dizinin üzerine bıraktı. Ben ilk kez kendisinden ne yapacağımı söylemesini beklemeden dolabın alt rafına eğildim.

İlk çekmeceyi birlikte açtık. Annem faturaları bir dosyaya, çiviyle düğmeleri ayrı bir kutuya koydu. Babam kapının arkasındaki askıyı sökmeye girişmişti. Annem dönüp bakınca tornavidayı cebine attı. “Gevşemiş,” dedi. Kimse niye tam şimdi diye sormadı.

Dolabın üst rafında babamın gençlik fotoğrafını bulduk. Saçlarının gürlüğüne şaşırdı. “Saçına bakacağına cekete bak,” dedi annem. Ceketi evlendikleri yıl birlikte seçmişlerdi. Babam fotoğrafı geri verirken kenarına dikkat etmemi istedi. Dedemin çekmecelerinde herkesin bir parçası vardı.

Öğleye doğru annem yoruldu. Sandalyeye oturdu, önündeki mendilleri katlamaya başladı. Katlanmış mendilleri açıp yeniden katlıyordu. Aşağı inip yemek yememizi önerdim. “Şunu bitireyim,” dedi. Ne zaman biteceği belli olmayan bir işti. Bir mendili elinden alıp kendi cebime koydum. “Bunu bana ver,” dedim. Başını salladı. Ellerinin boş kalması onu birkaç saniye şaşırttı. Sonra ayağa kalktı.

Mutfaktan çıkarken tezgâhın altındaki tahta sandığı gördüm. Üzerine eski bir örtü serilmişti. Dedemin arada bir önüne çömeldiğini hatırlıyordum. İçinde alet olduğunu sanırdım. Örtünün kenarını kaldırınca paslı kilit göründü. Annem kapıdan seslendi. Örtüyü bıraktım. O gün sandığı açmadım. Yemeğe indiğimizde aklım üst katta kaldı ama bunu anneme söylemedim. Onun elinden almak istediğim yeni bir eşya varmış gibi hissetmesini istemiyordum.

Gece üst katın anahtarı masada kaldı. Sabah anneme sandığı açmak istediğimi söyledim. “Çıkacaksan çık,” dedi. “Ama tek başına hepsini dağıtma.” İçinde dikiş malzemesiyle eski kâğıtlar olabileceğini düşünüyordu. Kilidin anahtarını bilmiyordu.

10. Bölüm – Tahta Sandık

Üst kata öğleden sonra çıktım. Mutfağın perdesini açtım, pencerelerden birini araladım. Tezgâhın altındaki sandığı çekince altından bir düğme yuvarlandı. Eğilip aldım. Hangi gömleğe ait olduğunu çıkaramadım. Sandığı masanın yanına sürükledim; yere diz çöküp kilidine baktım.

Anahtarı bulmak için komodinin çekmecesini yeniden açtım. Birkaç anahtar vardı; birinin başı kırılmıştı. Küçük olanı denedim. Girdi ama dönmedi. Biraz zorlayınca metalin eğildiğini gördüm. Elimi çektim. Sandığın içindekiler yıllarca beklemişti; ben birkaç dakikalık gecikmeye katlanamıyordum.

Babam aşağıdan seslendi. Anahtarın dönmediğini söyledim. Yukarı çıkıp kilidi inceledi; sonra sandığın arkasındaki gevşek menteşeyi gösterdi. Alet çantasını getirmeye gitti.

Yukarı çıkınca yere oturdu, tornavidasını çıkardı. “Dün sormadınız da bugün yine ben,” diye söylendi. Gülmemi beklediğini biliyordum. Güldüm. Vidaları bir çay tabağına bıraktı. Kapağı kaldırmadan önce içinde kırılacak bir şey bulunup bulunmadığını sordu. Bilmiyorum dedim. Bu cevapla çalışmaya alışkındı. Menteşeyi yana çekip kapağı çok az araladı. Tahtadan bir kıymık düştü. Elini kenardan geçirip sıkışan örtüyü kurtardı. Sandık, büyük bir sır taşımayan eşyalarda olduğu kadar basit bir sesle açıldı.

Babam önce kendi aletlerini topladı. İçerisine bakmak istemediğini sanıp onu çağırdım. “Sen bak,” dedi. “Aşağıda musluk bekliyor.” Gerçekten musluk bekliyordu. Dedemin ölümü, evin onarılacak yerlerini azaltmamıştı. Babam giderken kapının altına sıkıştırdığımız bezi düzeltti. Rüzgâr kapıyı çarpmasın diye yapıyordu. Beni sandıkla baş başa bırakırken bile bir işi tamamlamadan gidemiyordu.

İlk eşyaları masaya dizdim. Bir mendilin altında benim doğduğum yıldan kalma makbuz vardı. Çocukken kaybettiğim bir misket de çıktı. Mavinin içine beyaz bir kıvrım yerleştirilmişti. Dedemin onu sakladığını bilmiyordum.

Kâğıtların arasından boş bir zarf kaydı. Üzerindeki adres yıpranmıştı; yalnızca Bursa kelimesini seçebildim. Öteki eşyaların yanına koydum.

Mendilin sararmış kumaşında yer yer sökülmüş bir işleme vardı. Kime ait olduğunu gösteren harf bulamadım. Temiz bir kâğıdın üstüne serdim.

Mendilin altında küçük bir teneke kutu vardı. Dış yüzündeki pas kumaşa geçmişti. İçinden birkaç saat tokası, kısa kordon parçaları, biri eksik iki küçük vida çıktı. Bazı parçaların gümüş rengi kararmıştı. Bir tokayı açıp kapadım; yayı çalışmıyordu. Dedemin bunları hâlâ bir işe yarayacaklarına inanarak sakladığını düşündüm. Kutunun dibindeki iri vidayı öteki parçalardan ayırdım. Ağırlığıyla ince bir tokayı eğmişti.

En altta gazete kâğıdına sarılmış kalın bir defter buldum. Kapağı lekelenmişti. İçine farklı boyda yapraklar eklenmiş, bazıları iplikle tutturulmuştu. Tek bir okul defterinden çok, zaman içinde bir araya getirilmiş kâğıtlara benziyordu. Gazetenin üzerindeki tarih, içindeki bütün yazıların aynı yılda yazıldığını göstermiyordu. Tomarı masaya koyarken kenarlarından küçük parçalar döküldü. Daha fazla zorlamadan örtüyü altına yaydım.

Ön sayfalarda eski harfli hesap satırları, sonradan eklenmiş yapraklarda Latin harfleri vardı. Bazı harfleri bağlayışından dedemin yazısını tanıdım. Penceredeki ışık yetmiyordu. Defteri yanıma almaya karar verdim.

Defterin arasına konmuş küçük bir fotoğraf vardı. Taş duvarın önünde iki çocuk, kollarını birbirlerinin omzuna atmış duruyordu. Açık renk saçlı olanın yüzünde dedeme benzeyen bir çizgi seçtim. Öteki çocuğun başında fes vardı. Arkasını çevirdim. Yazıyı okumak için daha iyi ışık ve yardım gerekecekti.

Annem “Ne buldun?” diye sordu. “Eski kâğıtlar,” dedim. Yerdeki kırık parçaları gösterip atabileceğimizi söyledi. Ben defterin kapağını kapattım.

Aşağı inince masanın başında kaldım. Henüz ne olduğunu bilmediğim bir şeyi ondan saklamıştım. Dedeme on beş yaşımda söylediğim “peki”nin geçerliliği nereye kadardı? Ölünceye kadar mı söz vermiştim, kendi ömrüm boyunca mı?

Masada temiz bir bez aradım. Defteri sarıp eve götürecektim. Pencereden giren hava sayfalardan birini kaldırdı; parmağımla tuttum. Kâğıdın kenarı işaret parmağımı kesti. Önce acımadı. İnce bir çizgi açıldı, sonra içi kanla doldu. Elimi hemen geri çektim. Bir damla kâğıda düşmeden lavaboya yetiştim. Suya tuttuğumda acı başladı. Küçücük bir kesik bütün dikkatimi kendisine çekmişti.

Yara bandını annemin ilaç çekmecesinde buldum. Aşağı indiğimi duyunca mutfaktan baktı. “Ne oldu?” dedi. Kâğıt kesti, dedim. Çekmecenin başka bir gözünü açıp daha dar bir bant verdi. “Bununla parmağın bükülür,” dedi. Teşekkür ettim. Birkaç dakika önce ona yalan söyleyen ben, şimdi verdiği bandı parmağıma doluyordum. Annem hiçbir şey sormadı. Bu sorusuzluğu onay saymamayı henüz öğrenmemiştim.

Defteri kumaşa, fotoğrafı ayrı bir zarfa koydum. Hastaneden getirdiğim kordonu da aldım. Kutudaki parçalarda onun gemi işlemesi yoktu. Sandığın kapağını yerine oturttum; babamın söktüğü vidalar tabakta kaldı. Tamiri ertesi gün bitirecekti. Aşağı inerken anneme eşyaları dağıtmadığımı söyledim. Masayı toplamıştım. Söylediğim bundan ibaretti.


Haberi Paylaşmak İçin

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir