RÖPORTAJ / S.ÇINAR / D.AYDIN
“Yaşasın Edebiyat 2. Kısa Öykü ile Novella ve Köşe Yazısı Yarışması” seçici kurulu tarafından novella türünde 2026 yılı eseri seçilen “Kâğıt Kesiği” adlı çalışmanın başarılı yazarı Yasin Güneş bu bölümde konuğumuz.
Yazarın, kısa romanında teknik ve edebi perspektif açısından denge oluşturabilecek nitelikte yazmaya özen göstermesi, olay örgüsünü aktarırken zamanın ruhuna uygun anlatım biçimini benimsemesi, kısa romanının dramatik yapısıyla, yaşanılan duygusal geçişleri ve toplumsal hafızaları tazeleyecek mesajlarını edebi estetik anlayışına riayet ederek sade dil kullanması gerekçeleriyle projenin novella türünde 2026 eseri seçilen yazarımızla, çalışmaları, yaşamı, yazarlık serüveni hakkında söyleşimiz için birlikteyiz. Medya Söyleşileri başlıyor…
Deniz Aydın – Tebrik ederek başlayalım dilerseniz sohbetimize. Aslında çok uzun zamandır yazıyorsunuz ve yalnızca ülke içinde değil ülke dışından da tanınan bir yazarsınız. Hoş geldiniz. Neler söylersiniz ilk cümlelerinizde?
Yasin Güneş – Öncelikle nazik karşılamanız ve içten tebrikleriniz için çok teşekkür ederim Deniz Bey; böylesine kıymetli bir platformda sizlerle ve değerli okurlarla buluşmak benim için büyük bir mutluluk. Yazmak benim için hiçbir zaman yalnızca bir coğrafyaya veya dile hapsolmuş bir eylem olmadı. İnsan ruhunun derinliklerine dokunduğunuzda, hislerin evrensel bir dili olduğunu görüyorsunuz. Kendi iç dünyamdan süzülen hikâyelerin hem ülkemizde hem de sınırlarımızın ötesinde farklı kültürlerden okurların kalbinde yankı bulduğunu bilmek, bir yazar için tarifsiz bir onur. Bu güzel yolculuğu ve “Kâğıt Kesiği”nin bu anlamlı durağını sizlerle konuşacak olmaktan dolayı çok heyecanlıyım.
Sermed Çınar – Tebrik ederim ben de öncelikle. Başarılarınız daim olsun. Medya Söyleşileri konseptinin en önemli özelliği konuklarımızı okuyucuların yakından tanıması ve onlar hakkında bilinmeyenleri öğrenmesi. Bu bağlamda önce ailenizle başlayalım. Bu topraklar dünyanın farklı coğrafyalarından bir biçimde ülkemize gelen, yerleşen nice önemli isimlerle doludur. Sizin aile serüveniniz nasıl, nerede, ne zaman başladı?
Yasin Güneş – Çok teşekkür ederim Sermed Bey. Benim hikâyem, İstanbul’un ruhunu en saf haliyle koruyan, Boğaz’ın kadim semtlerinden Üsküdar’da, Beylerbeyi’nde başlıyor. Hatta sadece benim değil; babamın, dedemin ve büyük büyükbabamın da çocukluk ayak izleri bu sokaklarda gizli. Nesillerdir aynı mahallenin sokaklarında büyümek, o tarihi dokuyu, komşuluk kültürünü ve Boğaz’ın havasını solumak insana derin bir aidiyet hissi kazandırıyor. Birkaç kuşağın birikimini ve hafızasını taşıyan bir aile geleneğinden gelmek, bugün kalemimi besleyen, satır aralarıma sızan o naif dokuyu oluşturan en güçlü pınarlardan biri oldu diyebilirim.
Deniz Aydın – Ben sorularımın ilkleri arasında yer alır. Konuğumuzun başarılı olduğu alanla ilgili ilk çalışma dönemi. Yazmak çok farklı bir eylem. Hem bir uğraş gibi hem değil. Bir yandan gelişebilecek bir meziyet gibi görünmekle birlikte sanki yetenek doğuştan gelmek durumunda yazabilmek için. Öyle düşünüyorum. Sizde bu süreç nasıl başladı.
Yasin Güneş – Deniz Bey, aslında benim için bu süreç “hadi bir şeyler yazayım” kararıyla değil, zihnimde bir türlü susmak bilmeyen o hikâyelerin baskısıyla başladı. Kendimi bildim bileli etrafımda akıp giden dünyaya karşı zihnimde alternatif bir gerçeklik üretirken bulurdum kendimi. İzlediğim bir film bittiğinde kafamda bambaşka bir son yazılır, “şöyle olsaydı nasıl bir çatışma doğardı?” sorusu günlerce peşimi bırakmazdı. Kimi zaman gazetede gözüme çarpan sıradan bir haber, kimi zaman sokakta tanık olduğum küçücük bir an, kimi zaman da uykumdan uyandıran çarpıcı bir rüya… Bütün bunlar zihnimde katman katman birikir, kurguya dönüşürdü. Bir noktadan sonra o zihinsel yükü taşımak yerine kâğıda dökmek bir tercih olmaktan çıkıp bir nefes alma biçimine, kaçınılmaz bir dışa vuruma dönüştü.
Sermed Çınar – Ben fırsatını bulmuşken çocukluğunuzu aktarmanızı istiyorum okurlarımız için. Yasin Güneş nasıl bir çocukluk geçirdi? Yetiştiğiniz çevre, arkadaşlık ilişkileriniz nasıldı?
Yasin Güneş – Dönüp baktığımda çocukluğumun içinde hem çok güzel hem de belki de hatırlamak istemediğim, üzerimde iz bırakan anlar barındırdığını görüyorum. Çok küçük yaşlarda çalışma hayatının temposu ve sorumluluklarıyla tanışmak durumunda kaldım; bu yüzden akranlarım gibi doyasıya, kaygısız bir çocukluk yaşadığım pek söylenemez. Sokakta oyun oynayarak büyümesi gereken o yıllar, bana hayatın gerçeklerini biraz erken öğretti. Fakat bu durum bende farklı bir sığınak yarattı: İçimdeki çocuğu büyütemedim, daha doğrusu büyümesine izin vermedim. Bugün hâlâ dünyayı bir çocuğun merakı ve hayal gücüyle keşfetmeye çalışmam, belki de o yıllarda eksik kalan yanlarımı satır aralarında tamamlama çabamdır.
Deniz Aydın – Eğitim süreci deyince benim aklıma bambaşka kavramlar da geliyor. Okul eğitimi yanında, yetişkinlik süreçlerinde neler yaptınız. Farklı uğraşlarınız var mıydı mesela, yazmanın bir meslek haline dönmesi öncesinde? Yoksa yazmak sizin için mesleğinizin tamamen dışında bir hobi olarak mı ilerliyor?
Yasin Güneş – Benim mesleki yolculuğum uzun yıllar boyunca Muhasebe, Mali İşler ve Finans dünyasında şekillendi. Yani bir tarafta matematiğin, bilançoların ve katı gerçeklerin olduğu bir dünya; diğer tarafta ise hayal gücümün sınırsız sığınağı vardı. Yaklaşık yirmi yıldır kesintisiz yazıyorum. Uzun süre yazdıklarımı okurla buluşturma, basılı hale getirme imkânı bulamadım ama yazmaktan da hiç kopmadım.
Açıkçası bunu bir “boş zaman hobisi” olarak hiç görmedim; yazmak benim varoluş biçimimdi. Hayattaki tek mesleğimin yazarlık olmasını, tüm enerjimi ve vaktimi sadece kurgularıma adayabilmeyi çok isterdim. Ancak ülkemiz şartlarında yalnızca edebiyatla hayatı idame ettirebilmek ne yazık ki oldukça güç bir gerçeklik. Dolayısıyla bir yandan profesyonel iş hayatımı sürdürürken, diğer yandan gecelerimden, uykumdan çalarak içimdeki o tutkuyu büyütmeye ve kâğıda dökmeye devam ettim.
Sermed Çınar – Okul tamamlandı ve geleceğinizle ilgili adımlar atacaktınız. Planlamanızı nasıl yaptınız? Başlangıçta yazmak öznelerden biri gibi miydi yaşamınızda, yoksa böyle durumlar sizin için geçerli olmadı mı?
Yasin Güneş – Geleceğe dair adımlarımı atarken zihnimdeki asıl özne, her zaman yazmaktı. Ancak hayallerle hayatın pratikleri arasındaki o keskin çizgiyi ilk romanımı tamamladığımda çok net gördüm. Bir eseri ortaya çıkarmak başlı başına büyük bir emekken, onu yayınlatmanın, o kapıları aralamanın ne kadar zorlu, meşakkatli ve yıpratıcı bir süreç olduğuna bizzat şahit oldum.
Fakat bu durum benim cesaretimi kırmak yerine bana başka bir direnç kazandırdı. “Bir gün muhakkak yayınlatmayı başaracağım” inancını pusulam yaptım. Kapılar kapandıkça ben küsmek yerine masama geri döndüm; üretmeye, kendimi geliştirmeye, yeni dünyalar kurgulamaya ve çekmecemde hikâyeler biriktirmeye devam ettim. Hayatın planları finans ve iş dünyasına doğru aksa da benim içimdeki ana rota hiçbir zaman yön değiştirmedi.
Deniz Aydın – Biraz yazma alanı içine girelim. Yasin Güneş özelinde. Sizi yazmaya yönlendiren motivasyon kaynağınız nedir?
Yasin Güneş – Ben kendimi bildim bileli fantastik, kurgusal, gizem ve psikolojik derinliği olan hikâyelerin peşindeydim. Çocukluğumdan itibaren bu türdeki filmleri izlerken beni asıl büyüleyen şey perdedeki ışıltıdan ziyade arka plandaki akıldı. Bir sahneye bakarken hep “Bunu acaba kim yazdı?”, “Bu sahneyi nasıl hayal etti?”, “Buradaki ters köşeyi ve gerilimi nasıl bu kadar kusursuz inşa etti?” diye düşünürken bulurdum kendimi. Zamanla çok net bir şeyin farkına vardım: Ben aslında filmi değil, senaryosunu, yani o hikâyenin mimarisini izliyordum. Beni yazmaya iten asıl motivasyon da bu oldu. İnsan psikolojisinin karanlık labirentlerinde dolaşmak, görünür olanın ardındaki gizemi kurcalamak ve zihnimdeki o sahneleri kusursuz bir kurgu matematiğiyle inşa etme arzusu benim en büyük itici gücüm.
Sermed Çınar – Hazır motivasyon kaynağını konuştuk, bir de yazılarınızla ilgili bilgilendirin okurlarımızı. Yasin Güneş nasıl bir yazım serüveni yaşadı. Dün ile bugün arasında hangi türlerle ilgilendi?
Yasin Güneş – Dünden bugüne uzanan yazım serüvenimin merkezinde ve kalbimde her zaman fantastik edebiyat yer aldı. Sınırları tamamen sizin hayal gücünüzle çizilen, kurallarını baştan koyabildiğiniz evrenler yaratmak benim için tarifsiz bir özgürlük alanı. Ancak kalemim tek bir kalıbın içinde kalmayı hiçbir zaman kabul etmedi. Fantastiğin o büyüleyici zeminini; psikolojik gerilimin insan ruhunu didikleyen derinliğiyle, korkunun tekinsiz atmosferiyle ve polisiyenin o zekice kurgulanmış gizem matematiğiyle harmanlamayı çok seviyorum. Bir insan neden korkar, çaresizlik karşısında nasıl tepki verir ya da çözülmesi imkânsız gibi görünen bir sırrın ardında ne yatar? İşte bu sorular dünden bugüne yazdığım öykülerde, novellalarda ve romanlarımda hep yol göstericim oldu. Kısacası içinde gerilim, gizem ve psikolojik katmanlar barındıran; okuru sayfalar arasında nefes nefese bir yolculuğa çıkaran her tür benim yazım serüvenimin ayrılmaz bir parçası.
Deniz Aydın – Yazarlar, şairler, müzisyenler belki de sanatın her alanıyla uğraşan, yaratıcılık adına çaba harcayan kişilerin tümü için geçerlidir bilemiyorum. Bu kimliklerin yaşadığı dönem ve zamanın onlar üzerlerindeki etkileri hep konuşulur. Günümüz yazarı olmak yazı alanınıza etki ediyor mu? Çoğu müzisyen, yazar, gazeteci, oyuncu yakınır durur. Yapmak istediğiyle yaptıkları arasında zorunluluktan söz eder. Siz yazarken zamana ve ortama uygun olmak konusunda neler yaşadınız? Talep faktörü yazma tercihlerinizi etkiledi mi?
Yasin Güneş – Dürüst olmak gerekirse Deniz Bey, günümüz dünyasında bir üretici olarak çağın hızından ve tüketim kültürünün baskısından tamamen yalıtılmış kalmak neredeyse imkânsız. Masaya oturduğumda önceliğim her zaman kendi özgün sesime, içimden kopup gelen o saf hikâyeye sadık kalmak oldu; bunu hiçbir zaman kaybetmek istemem. Ancak samimi bir öz eleştiri yapmam gerekirse, emek verdiğiniz bir eserin hak ettiği okuyucu kitlesine ulaşamama kaygısı, zaman zaman beni de düşündürdü. Hızlı tüketilen, anlık tatmin arayan bu çağın beklentilerine ve piyasa taleplerine göz ucuyla bakıp kalemimi bu yönde esnettiğim dönemler elbette oldu. Fakat bu deneyimler bana asıl kalıcı olanın “trendleri yakalamak” değil, zamana direnecek sahici duyguları kâğıda dökmek olduğunu bir kez daha öğretti. Bugün geldiğim noktada, dönemin şartlarını ve dilini yadsımadan ama kendi edebi omurgamdan da asla ödün vermeden üretmenin dengesini yakaladığımı hissediyorum.
Sermed Çınar – Yazdıklarınızı incelediğimizde ben farklı alanlar bulmuştum. Örneğin bir yandan gerçek yaşam kesitlerini kaleme alırken diğer yandan fantastik, bilim kurgu denebilecek eserler kaleme aldınız. Bu nasıl olabiliyor?
Yasin Güneş – Aslında üretimlerimin geneline kuşbakışı baktığınızda, külliyatımın yüzde doksanın üzerinde fantastik ve bilim kurgu temeline oturduğunu görürsünüz. Saf dram yazmayı doğrudan birincil hedef olarak seçen bir yazar değilim; kurgularımda dramı daha çok olay örgüsünü besleyen güçlü bir yan tema, hikâyenin ruhunu derinleştiren bir katman olarak konumlandırırım. Çünkü bana göre dram yazmak son derece meşakkatli ve büyük bir edebi sorumluluk gerektiren bir alan. Okura o acıyı, kaybı veya kırılmayı sahici bir şekilde hissettirebilmek bıçak sırtı bir dengedir; ajitasyona düşmeden o duyguyu aktarmak ciddi bir ustalık ister. Ancak hayatın içinden gerçek yaşam kesitlerini ilk kez kaleme alıp o insan hikâyelerine dokunduğumda, bu sorumluluğun altından başarıyla kalkabildiğimi ve o hissi okuyucuya geçirebildiğimi derinden hissettim. İşte bu tecrübe bana şunu gösterdi: İster uzayın derinliklerinde bir bilim kurgu evreni kurun, ister sokağın ortasındaki bir trajediyi anlatın; merkezine insan kalbini ve sahici duyguları koyduğunuzda bu iki farklı dünya birbirini kusursuz bir şekilde tamamlıyor.
Deniz Aydın – Ben daha da ileri gidiyorum o halde. Psikolojik gerilimler, korkular, metaforlar. Sizin için farklı adlandırmalar var biraz bunlara değinseniz?
Yasin Güneş – İnsan zihni, keşfedilmeyi bekleyen en tekinsiz ve en büyüleyici labirent Deniz Bey. Benim için psikolojik gerilim ya da korku, sadece anlık bir ürperti veya ani ses patlamalarından ibaret değil; asıl mesele, karakterin ve dolayısıyla okurun kendi içindeki karanlıkla yüzleşmesidir. Çoğu zaman en büyük canavarlar dışarıda değil, zihnimizin bastırılmış odalarında, yüzleşmekten kaçtığımız anılarda ve vicdan azaplarında saklıdır.
Metaforlar ise bu görünmez yükleri somutlaştırmanın en zarif ve vurucu yoludur. Eserlerimde kullandığım nesneler, imgeler ya da kurgusal çatışmalar sadece olay örgüsünü ilerletmekle kalmaz; karakterin içsel çatışmasının, varoluşsal sancısının birer sembolü haline gelir. Beni “psikolojik gerilim ve metaforlar” ekseninde tanımlayan okurlarım ve eleştirmenler tam da bu damarı yakalıyorlar: Görünürdeki gerilim hikâyesinin hemen altında, insanın kırılganlığına, yalnızlığına ve çaresizliğine ayna tutan katmanlar inşa etmeyi seviyorum.
Sermed Çınar – Yaşasın Edebiyat projesiyle nasıl bir araya geldiniz? Bu bizlerle yaptığınız ikinci çalışma ve başarınızın tesadüf olmadığının da göstergesi .Nasıl tanıştık? Sonra süreç nasıl gelişti?
Yasin Güneş – Yaşasın Edebiyat ailesiyle yolumun kesişmesi, sanat hayatımın kesinlikle en büyük dönüm noktası oldu. Her şey “Sanat Yarışmaları” adlı platformun projenizi paylaştığı duyurunuza rastlamamla başladı. Yıllar önce büyük bir emekle kaleme aldığım romanımın o vurucu hikâye dokusunu bozmadan, özünü koruyarak öykü formatında bir özetini hazırladım ve büyük bir heyecanla başvurumu yaptım. Yıllardır kendi kabuğunda üreten bir yazar olarak kendimi ilk defa böylesine ciddi bir edebi zeminde test etme imkânı bulmuştum. Öykü kategorisinde başarılı bulunduğumu öğrendiğim anki mutluluğumu tarif etmem zor. Ardından “Yaşasın Edebiyat – 2” duyurusu geldiğinde ve bu kez novella kategorisinin de yer aldığını görünce, hikâyemi bu türe tam uyumlu olacak biçimde yeniden ele aldım. İtiraf etmeliyim ki bu süreç öyküden çok daha çetin ve titiz bir çalışma gerektirdi; öyle ki başvurumu ancak son gün teslim edebildim. Sonuçlar açıklandığında bu kez yalnızca başarılı bulunmakla kalmayıp 2026 yılı novella eseri olarak seçilmek, bir yazar için paha biçilemez bir tescil oldu. Bu vesileyle, emeğe böylesine kıymet veren, yeni seslere alan açan ve edebiyatın yaşamasına vesile olan başta sizler olmak üzere tüm kıymetli seçici kurula ve Yaşasın Edebiyat ekibine yürekten teşekkür ederim. Edebiyat yolculuğumda bana kattığınız cesaretin ve inancın yeri bende daima ayrı kalacak.
Deniz Aydın – İlginç bir okur kitleniz var. Türkçe dışında da yazıyorsunuz ve çevirilerinizi kendiniz gerçekleştirdiğinizden iletmek istediğinizi duygu asla kaybolmuyor eserlerinizde. Avrupa’da okunan yazarlardansınız. Şimdi önden belirtmeliyim soracağım sorunun cevabını detayıyla aktarmanızı beklemiyorum, ama yazan herkes için örnek olmalı diye soruyorum. Gerçekten başarılı yazarsanız önünde sonunda yurt dışındaki okurla buluşabiliyor musunuz?
Yasin Güneş – Sorunuz çok can alıcı bir noktaya parmak basıyor Deniz Bey. Açık yüreklilikle ifade etmek gerekir ki, ülkemizde yazar olmak, eserinizin arkasında durabilmek gerçekten çok çetin bir mücadele. Türkiye’de yayınevlerinin mevcut politikaları, katı dağıtım zincirleri ve telif haklarının yazarı korumaktan uzak yapısı, yeni ve bağımsız yazarların sesini duyurmasını neredeyse mucizelere bırakıyor. Masanızda ne kadar güçlü bir dosya olursa olsun, o kapıların duvar haline geldiği anlar çok fazladır. İşte tam bu noktada sınırları kaldırmaya karar verdim. Eğer kendi dilimde ve coğrafyamda bir tıkanma yaşıyorsam, hikâyelerimi dünyanın diğer köşelerine ulaştırmanın bir yolunu bulmalıydım. Çevirilerimi bizzat üstlenmemin en büyük sebebi de buydu; kurgunun kalbini, karakterlerin nefesini ve o duygu yoğunluğunu yabancı bir dilde dahi olsa hiç kaybetmeden, en saf haliyle aktarabilmek. Dijital yayıncılığın ve küresel erişimin sunduğu imkânları bir direnç aracı olarak kullandım.
Sorunuzun özüne gelirsek: Evet, şuna tüm kalbimle inanıyorum; eğer elinizdeki hikâye sahiciyse, insan ruhunun evrensel bir damarına dokunuyorsa ve siz pes etmeyip doğru kanalları zorluyorsanız, o metin eninde sonunda dünyanın bir yerindeki okurunu buluyor. Yurt dışındaki okur kitlem de bana bunu kanıtladı: Edebiyat coğrafya tanımaz, yeter ki vazgeçmeyin.
Sermed Çınar – Okurlarımıza sürprizimizi sona bırakalım şimdilik. Siz “Yaşasın Edebiyat” adlı projemizde “Kâğıt Kesiği” eserinizle 2026 yılı novella yazarımız seçildiniz. Biraz öykümüzden söz etseniz. Neler paylaşırsınız okuyucularımızla?
Yasin Güneş – Çok teşekkür ederim Sermed Bey. “Kâğıt Kesiği” benim için bir kurgudan çok öte; köklerin, suskunlukların, yitirilen adların ve bir ömre sığdırılan ağır emanetlerin hikâyesi.
Hikâyemiz, bir hastane odasında ömrünün son demlerini yaşayan doksan altı yaşındaki bir dedenin, ardından torununa bıraktığı tahta bir sandıkla ve o sandıktan çıkan sararmış bir defterle aralanıyor. Defterin ilk sayfasında çarpan o ilk cümle her şeyi özetliyor aslında: “Adım Mihail. Bunu buraya yazıyorum ki ileride bir gün Mustafa olarak öldüğümde, kimse Mihail’in de yaşadığını unutmasın…”
Girit Resmo’nun dar ve kekik kokulu sokaklarında başlayan çocukluk, 1920’lerin o çalkantılı mübadele ve göç yıllarında Ege’nin karşı kıyısına, İzmir Kemeraltı’na savruluyor. Biri Rum papazın oğlu Mihail, diğeri Müslüman bir ailenin çocuğu Mustafa… Hayatta kalabilmek için dostunun adını, dilini ve kimliğini bir zırh gibi giyinen bir çocuğun; ömrü boyunca içindeki o gerçek ismi kimseye, hatta kendi evladına bile söyleyemeden yaşamasının dramı bu.
Eserin adına neden “Kâğıt Kesiği” dediğime gelince; bazen derin bir yara almazsınız da elinizi incecik bir kâğıt keser. O kesik ilk bakışta görünmez, kanı hemen akmaz ama sızısı kemiğe kadar işler. İşte bu coğrafyada geçmişte yaşanan ayrılıklar, saklanan kimlikler ve susulan sırlar da böyledir; incecik bir kâğıt kesiği gibi kuşaklar boyu sızlamaya devam eder. Okurlarımızın bu eserde sadece bir ailenin değil, Ege’nin iki yakasında birbirine emanet edilen koca bir insanlık hafızasının ve dostluğun izini bulacaklarına inanıyorum.
Deniz Aydın – Kitaplarınızdan söz etsek biraz da. İsimleri, konuları, hedef kitlesi gibi?
Yasin Güneş – Memnuniyetle Deniz Bey. Masamda her zaman farklı dünyaların kapıları aralık durur; ancak üretimlerimin merkezinde yer alan birkaç özel eserden bahsetmek isterim. Önceliği, benim için çok ayrı bir yerde duran “Kıyamet Atlası”na vermek gerekir. Bu eser; kadim kehanetlerin, insanlığın varoluşsal sorgulamalarının ve nefes kesen bir gizem örgüsünün harmanlandığı, psikolojik gerilimi yüksek bir roman. İnsanın sınırlarını, inanç ile akıl arasındaki o bıçak sırtı dengeyi ve yaklaşan felaketlerin ardındaki karanlık sırları sorgulayan, okuru sayfalar boyunca bir bilmecenin peşinden sürükleyen bir kurguya sahip.
Bir diğer önemli çalışmam ise hem Türkçe hem de İngilizce olarak okurla buluşturduğum “Zervan – Doğumu ve Ölümü Belli Olmayan” (Zervan – Birth and Death Unknown). Zamanın, mitolojinin ve tekinsiz güçlerin ekseninde dönen; fantastik ögelerle harmanlanmış derin bir gizem ve gerilim anlatısıdır. Zaman kavramının kendisine meydan okuyan, sınırları zorlayan yapısıyla özellikle karanlık kurgu ve fantastik edebiyat meraklılarını hedefliyor.
Aksiyon ve maceranın dozu yüksek bir diğer iki dilli çalışmam ise “Şeytan’ın Emaneti – İlk Hamle” (Satan’s Legacy – First Move). Adından da anlaşılacağı üzere, yüksek tempolu, zekice kurgulanmış hamlelerle ilerleyen, aksiyon ve maceranın psikolojik çatışmalarla iç içe geçtiği bir eser. Okuru her bölümde yeni bir ters köşeyle baş başa bırakan, sinematografik dili güçlü bir macera romanı.
Hedef kitlem; yalnızca olay örgüsünü takip etmekle yetinmeyip satır aralarındaki metaforları yakalamayı seven, gizemi, zihinsel çatışmaları, fantastik ve psikolojik gerilim türünü derinlemesine hissetmek isteyen tüm yerli ve yabancı kitapseverler. Hikâyelerimi hem Türkçe hem de İngilizce olarak dünyayla buluşturmak, bu evrensel bağı kurabilmemin en kıymetli anahtarı oldu.
Sermed Çınar – Zorunlu olmasalar da yazarlar sanatçılar toplumun biraz önünde, yaptıkları çalışmalarla onları yönlendirirler. Yasin Güneş’in hayata bakışı, toplumu değerlendirme biçimi nasıldır. Öncelikleri nelerdir?
Yasin Güneş – Sermed Bey, ben kendimi hiçbir zaman toplumun fildişi kulesinde oturan, insanlara yukarıdan reçeteler sunan ya da parmak sallayan bir “yol gösterici” olarak görmedim. Hayatın içinde bizzat mücadele eden, çalışan, zorlukları göğüsleyen, bu toprakların sıradan bir ferdiyim. Eğer bir sanatçı topluma ayna tutacaksa, önce o toplumun çektiği sancıları kendi teninde hissetmeli diye düşünüyorum.
Hayata bakışımdaki en büyük öncelik; sahicilik, vicdan ve insanın içindeki o kırılgan adalettir. Günümüz dünyasında kutuplaşmaların, hızlı tüketimin ve yüzeysel ilişkilerin arasında ne yazık ki birbirimizi dinlemeyi ve anlamayı unuttuk. Benim çabam, kurgularımda ve satırlarımda insanların birbirini ötekileştirmeden, kimliklerin ve etiketlerin ardındaki o saf insanı görebilmesini sağlamak.
Toplumu değerlendirirken en çok önemsediğim şey; geçmişin hafızasına sahip çıkmak, susturulan seslere kulak vermek ve ne olursa olsun içimizdeki umudu diri tutmaktır. Yazmak benim için bir üstünlük alanı değil; insan olmanın sorumluluğunu paylaşma, bir başkasının kalbine dokunabilme ve yaralarına merhem olabilme gayretidir.
Deniz Aydın – Şimdi sıra geldi sürprizimizi paylaşmaya. Az önce konuştuğumuz sizin üç farklı türde yazdığınız “Kâğıt Kesiği adlı kitabınız, uluslararası anlamda yakında yayınlanacak. İngilizce ve Türkçe dillerinde basılacak eserinizin dünyanın her yerinden alınması ve okunması mümkün. “Yaşasın Edebiyat 2. Kısa Öykü ile Novella ve Köşe Yazısı Yarışması” 2026 novella çok yakında okuyucuyla roman türüyle buluşacak. Bu nasıl bir duygu uyandırıyor sizde? Neler anlatırsınız?
Yasin Güneş – Bu benim için kelimelerle tarif edilmesi güç, tarifsiz bir gurur ve heyecan kaynağı Deniz Bey. Yıllar önce bir tohum gibi zihnimde filizlenen, çekmecelerde demlenen ve “Kâğıt Kesiği” adıyla önce öykü, ardından 2026 yılı novella seçkisiyle taçlanan bu eserin, şimdi çok daha geniş bir solukla roman türünde ve iki dilde dünya okurlarıyla buluşacak olması bir yazarın görebileceği en güzel rüyalardan biri.
Özellikle belirtmek isterim ki; evet, eserimiz hem Türkçe hem de İngilizce dillerinde eş zamanlı olarak basılacak ve uluslararası dağıtım ağlarıyla dünyanın dört bir yanındaki kitapseverlere ulaşacak. Ancak benim için en az küresel yolculuğu kadar kıymetli olan, bu toprakların insanıyla, kendi dilimizdeki okurlarımızla buluşacak olması. Çünkü “Kâğıt Kesiği”, özünde bu coğrafyanın hüznünü, Ege’nin iki yakasını ve bizim ortak geçmişimizin hafızasını anlatıyor.
Bir yazar olarak masanızın başında yalnızken kurduğunuz cümlelerin, sınırları, dilleri ve mesafeleri aşarak hem ülkemizdeki bir okurun kalbinde hem de okyanusun ötesindeki bir yabancının zihninde aynı sızıyı ve umudu yeşertecek olması tarifsiz bir duygu. “Yaşasın Edebiyat” projesinin açtığı bu kapı, edebiyatın birleştirici gücüne olan inancımı bir kez daha perçinledi. Sabırsızlıkla okurlarla kucaklaşacağı günü bekliyorum.
Sermed Çınar – İki farklı konuda sizden yorum almak isterim. Yazarlara, yazar adaylarına deneyimlerinizle birlikte neler aktarırsınız? Ülkemizin en büyük yazarlarının dahi ne yazık ki okurla hak ettiği ilişkiyi kurmalarının çok uzun yılları aldığı bu topraklarda onlara ne önerirsiniz?
Ve yazı dizimizin özgün bölümü. Sizi okurlarınızla bıraksam. Onlara seslenseniz, neler söylersiniz?
Yasin Güneş – Sermed Bey, bu topraklarda üretmenin, var olmanın ve yazdıklarınızı okurla buluşturmanın ne kadar uzun, sabır isteyen ve kimi zaman insanı yıpratan bir yol olduğunu bizzat yaşamış biriyim. Yirmi yılı aşkın süredir yazan ama kapıların yüzüne kapandığı dönemlerden geçmiş bir yol arkadaşları olarak yazar adaylarına ilk tavsiyem; asla ama asla küsmemeleri ve masayı terk etmemeleridir.
Yayın dünyasının katı duvarları, yayınevi politikaları ya da geciken başarılar sizin metninizin değerini belirlemez. Bir gün kapıların açılacağına olan inancınızı kaybetmeyin; yazmaya, çekmecelerde hikâyeler biriktirmeye ve kendi dilinizi aramaya inatla devam edin. Günümüz dünyasında dijital olanaklar ve küresel erişim kanalları artık sınırları kaldırıyor; kendi hikâyenizin önündeki tek engel kendiniz olmayın. Vazgeçmediğiniz her satır, bir gün mutlaka sahibine ulaşacak bir mektuptur.
Ve kıymetli okurlarıma gelince…
Bir yazar için dünyadaki en kutsal sığınak, yazdığı bir cümlenin hiç tanımadığı bir insanın kalbinde yankı bulmasıdır. Sayfaları çevirirken o kâğıdın kenarında parmağınız kanadığında, bir karakterin hüznünde gözünüz dolduğunda ya da bir kurgunun gizeminde nefesinizi tuttuğunuzda; aslında aynı görünmez masanın etrafında oturuyoruz demektir. Zamanınızı, dikkatinizi ve en önemlisi ruhunuzu benim hikâyelerime emanet ettiğiniz için her birinize sonsuz teşekkür ederim. “Kâğıt Kesiği”nde ve sonraki tüm yolculuklarımızda, insan kalbinin o derin sırlarını birlikte keşfetmeye devam etmek dileğiyle… İyi ki varsınız.

