Çarşamba, Eylül 2, 2026
Köşe YazısıManşet

Haberi Paylaşmak İçin

YAĞMUR’UN GÖZYAŞLARI

Dışarıda deli gibi yağmur yağıyordu ve insanlar, sokakta hoplaya zıplaya kaçışıyordu. Yağmur ise, pencerenin kenarına dayanmış, açmaya geç kalmış erguvanı hayranlıkla seyrediyordu. Çocukluğunda, Boğaz Köprüsünden geçerken ağacın rengine vurulmuş, ‘‘Bu ne ağacı?’’ diye sorduğunda annesi söylemişti erguvan olduğunu. ‘‘Unutma Nisan ayı erguvan ayıdır.’’ Bir daha hiç unutmadı. Şimdi o kadar beton yığınının içinde kendine yer edinmiş, tüm zarafeti ile kendine bakıldığından emin bir halde, rüzgârda yapraklarının salınmasına izin verir gibiydi. Yağmur, pencereyi açtı. İçine ıslanmış toprak kokusunu çekti. Bildiği tüm parfümlerden daha güzeldi. Duruydu bir kere. Çocukluktan kalma alışkanlıkla elini dışarı doğru uzattı. Elinden akan su dirseklerini yalayarak içine kaçtı. Ürperdi. Aklına en sevdiği arkadaşı geldi. Nihal. Yıllar önce, üniversiteden dönerken böyle bir bahar yağmuruna yakalanmıştı. Üstü başı sırılsıklam eve geldiğinde halasının kapısını çalmış, ancak açan olmamıştı. Kapıcının “Sabah da kapıyı açmadı,” demesi üzerine çilingir çağırmışlardı. Halasını koltukta, sonsuz bir uykunun huzurunda bulmuşlardı. Nihal’in gencecik bedeniyse bu acıya dayanamayacak, zatürre teşhisiyle kaldırıldığı hastaneden kefeniyle çıkacaktı.

Yağan yağmur mu yoksa Yağmur’un gözyaşları mı daha hızlı akıyordu bilinmez, gökyüzündeki parlamadan sonra içinden saymaya başladı 1-2-3 ve birden şimşek büyük bir gürültü ile çaktı. ‘’Eyvah’’ dedi. ’’Yakınlarda bir yere yıldırım düştü.’’ Korunmak ister gibi perdeyi hızlıca çekti. Kendisine sert bir kahve yaptı. Yarım bıraktığı kitabı eline aldı. İçerisi karanlık olduğu için lambaderini yaktı, tam ilk sayfayı okuyacaktı ki elektrikler kesildi. Oturduğu koltukta bacaklarını karnına çekerek büzüştü. Küçücük kaldı. Arka arkaya çakan birkaç şimşekten sonra hava hırsını almış olacak ki sakinlemeye başladı. Yarım saat sonra da elektrikler geldi. Güneş yeniden yüzünü göstermeye başladı. Yağmur durmuştu. Pencereyi açtı ardına kadar. Temiz hava odayı doldurdu. Soğumuş kahvesini döktü, yenisini yaptı. İçini birden enerji kapladı. Kitap mı okusa, temizlik mi yapsa yoksa dışarıda yürüyüş mü yapsa? Sonra kapı kenarındaki kutuya ilişti gözü. Kargodan gelenlere bakmayı unutmuştu. Hemen açıverdi. Sam Shepard’ın, ‘İçimdeki Kişi’ kitabını çekti çıkardı. Teoman, yazdığı romanında birçok yazardan ve eserlerinden bahsetmişti. Bu da onlardan biriydi. Yazarın ölümünden kısa bir süre önce tamamladığı ilk ve son romanı. Tanıtımında ‘Babasının öldüğü yaştaki bir adamın geçmiş ve şimdiki zaman arasındaki yolculuğu…’ diye okumaya başlayınca aklına Teoman’ın ‘Babamın öldüğü yaştayım’ şarkısı takıldı. Sonra da dudaklarından Can Yücel’in ‘Hayatta ben en çok babamı sevdim’ şiiri dökülüverdi.

Babası uzun süredir hastaydı. ‘Son kalem’ derdi onun için. Acaba gitse tanır mıydı bu defa? Elindeki her şeyi bıraktı, hızlıca giyinip kendini sokağa attı. Cafer Erol’dan biraz bergamotlu biraz da tarçınlı şekerler aldı. Babası çok severdi. Gençliğinin geçtiği evinin kapısını çaldı. Yardımcıları Saniye Hanım buyur etti içeri. Sessizce, ‘‘Anneniz uyuyor odasında, babanız da pencere kenarındaki koltuğunda.’’ Başıyla onaylayarak girdi salona. ‘‘Merhaba babacığım bak sana ne getirdim!’’ ‘’Hoş geldiniz’’ dedi. Yok yine tanımamıştı. ‘‘Senin en sevdiğin şekerlerden aldım, bak bakalım tadına.’’ Ağzına şekerlemeden bir tane aldı. ‘Bergamotlu. Nereden bildiniz sevdiğimi?’’ Yağmur’un yüzü düşmüştü. ‘‘İyi misin? Bir şeye ihtiyacın var mı?’’ ‘’Yoo, her şeyimiz var, bir çocuklar gelmiyor, onlar da gelse…’’ ‘’Babacığım geliyorum ya, daha iki gün önce tavla oynadık seninle.’’ Yüzüne tanımak ister gibi baktı, bir gülümseme yayıldı. ‘’Yağmur, sen mi geldin? Hoş geldin kızım, annen içeriye uyumaya gitti. Ben de camdan bakıyorum gelene geçene,’’ deyince gidip yanaklarından öptü babasının, tanımıştı nihayet. İçine çocukça bir mutluluk yerleşti.’’ Havalar güzelleşiyor baba, bundan sonra yine sizi arabayla gezmeye götürürüm ne dersin?’’ ‘‘İnşallah kızım, inşallah. Hangi aydayız biz?’’ ‘’Nisan’’ ‘’Biliyor musun, Nisan ayı erguvan ayıdır. İstanbul’un en güzel zamanıdır şimdi.’’ Yağmur’un gözleri nemlendi. Hayat çok acayipti. ’’Erguvanların şerefine bir tavlaya var mısın?’’ ‘’Sen bilir misin oynamayı? Beni kimse yenemedi daha.’’ Baharla birlikte uyanış başlamıştı bir kere; belki de son kere.

Pınar CEBECİ


Haberi Paylaşmak İçin

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir