Çarşamba, Mayıs 6, 2026
Köşe YazısıManşet

Haberi Paylaşmak İçin

DENİZİN SESİ

Daha önceki yazılarımda belirtmiştim Mart Nisan Mayıs ayları yaşamın en zorlu dönemidir benim için. Mayıs bitiminden sonra ne değişiyor derseniz aslında hiçbir değişim yok yaşama dair. Yalnızca biraz daha nefes alma şansımın olduğunu görüyorum geri dönüp baktığımda. Şimdi zihnim Mayıs’ın altısında. Kalbim de kuşkusuz…

…“Üç arkadaşımla bir heves kurduğumuz “Fabrika Tiyatrosu” oyuncuları olarak, sendika işçilerine bu yıl Mayıs’ın altısında sergileyeceğimiz gösteriyi uyarladığımız kitapla okuma provası için buluşmuşuz. Duvardibi’ndeki evin girişinde sohbetteyiz. Zifirîye bizden başka eşlik yok diye düşünürken, pat ensemizdeler. Direnme Savaşı, üç parçaya bölünmüş avuç içlerimizde duruyor. Yok evimizin önü, yok arkası, yanı, yöresi diyerek savunma çabamız nafile. Kitabın rengine dahi tahammül edemiyorlar, değil içindekilere tahammül etsinler. Kollarına takıp üçümüzü, görkemli mimarisiyle her devirde çevresine çalım satan kışlaya götürdüler. On gün sonunda serbest bırakılınca, üstümüzde izleri kalsa da kitabımızı geri vermeleri büyük teselliydi…

Tiyatro oyununu sergileyemedik ama devlet konservatuarının o yılki sınavına girerek, kitaptan uyarladığımız bölümleri, seçmede inadına büyük coşkuyla sahneledik. Bitiminde de slogan atmasaydık iyiydi ya, attık işte toyluğumuzdan…

77 Taksim 1 Mayıs’ında çevreyi dolduran kalabalıkta yönümü bulmaya çalışırken, elindeki copuyla adam sırtıma nasıl yüklendiyse, aklım yerinden çıkmıştı. Geri gelmesi uzun zaman dilimlerine yayılacaktı kuşkusuz. Sonrasında neler yaşayacağımı zaten kimse bilemezdi…

Su sızan duvardan sarkan pranga, ayaklarımı ve kollarımı birbirine yakın tutma çabasında. Başımı kaldırınca nerede olduğumu anladım. Taksim Mayıs’ı o anda düşmeyince zihnime, geçmişe uzandım bir parça. Duvardibi’inde gece saatleri, devriye gördüyse tutup getirmiştir, diye geçirdim içimden. Ev kışlanın yanı gibi. Öyle olurdu. Kota eksik kaldığında bir vesileyle tanıdıklarından benimle tamamlanırdı hesapları. Şimdi pek kendimde değilim…

Yere serilen boyalı basında, çeyrek sayfaya yayılan “ Vita” görseli. “Muntazam kullandığınız takdirde hissedilir bir tasarruf yapmış olursunuz” yazıyor üzerinde. Yerimden doğrulursam gazeteyi okumak istiyorum. Hazır gözlerim özgür, yere serilmiş gazete sayfalarına doyasıya bakabilecekken, aklım Saygon zindanlarında mahpus, o sıra okuyamıyorum. Düşüyorum…

…İstanbul’un Fatih ilçesinde ön yüzü Yavuz Selim caddesine bakan, yan yüzü Yedi Eminler Sokağı’nı gören evimizin karşı köşesinde Mehmet bakkal, her sabah özenle kırnapa astığı günün gazetelerini, tahta mandallara kıstırıp girişteki duvarında görücüye çıkarır, ben de istisnasız her sabah okula giderken gazetelerine göz gezdirirdim. Çatarak kalın kaşlarını, yüzüne takındığı çirkin denebilecek ifadeyle beni korkutmaya çalışırdı. Çabasından zerre etkilenmez, dükkânın önünü işgale devam ederdim meraklı gözlerle manşetlere bakarak. Hafta sonu ayrıydı. “Oturmuş sizin çocuk ahşap iskemleme, inatla gazeteleri okuyup keyif çatıyor.” diye söylense ne yapardım? Az tartışmadı Mehmet bakkal babamla bu yüzden…

Buz gibi bir salonun ortasındayım. Görünürde kimseler yok. Dışarıdaysa yaylalar yaylalar. Önümde 6 Mayıs 77 tarihli gazete. Taksim’de gözaltına alınanlarla ilgili asparagas dolu içi. Boşuna yere sermemişler. Akıl dolu hallerine daima şapka çıkarmışımdır. Tarihin gerçek olduğuna kanaat getirmemse uzun sürmüyor. Duvardibi’yle ilgili hatırladıklarımın aslında üç yıl önce yaşadıklarım olduğunu fark ediyorum. Sağımı solumu yokladım, yaram berem yok. Sırtımdaki ağrının sinsiliğiyse devam. “Şöyle döneyim.” dedim, hay dönmez olsaydım…

Etraf zifiri karanlık. Mum ışığında zar zor yüzünü seçebildiğim bir adam bakır kutusundan çıkardığı cam enjektörlü iğneyi kaba etime nasıl soktuysa artık, bastım yaygarayı. İğnenin etkisiyle gözlerim fal taşı, çevrem aydınlandı âdeta. Başımda iri kıyımdan hallice bir adam, yanında izbandut hemşire, onlara eşlikte kusursuz genç, hastaneye götürülmem gerektiğini
anlatıyor. Aralarında sürdürdükleri pazarlık sırasında yanlarındayım. Sonra da ne oluyorsa oluyor iri kıyım olanı, beni işaretle duymak istemediğim cümleleri art arda sıralayıp gitmeye yelteniyor. Genç olanı sırtına yükleyip çelimsiz bedenimi, salondan dışarı çıkarıyor. Kapıya yaklaşınca hemen kaçmayı düşünüyorum. Dalmışım…

…İstanbul’un Fatih ilçesinde ön yüzü Yavuz Selim caddesine bakan, yan yüzü Yedi Eminler Sokağı’nı gören evimizin köşesinden koşar adım dönüyorum. Altay Sokağı’ndaki Gülsayar apartmanının hâlâ yerinde duruyor olmasını umut ediyorum. Üstümde rengi epey solmuş çoban düğmeli kaban, omzuma asılı, tıka basa dolu deri çantam, adımlarım giderek hızını kaybediyor. Apartmanın ağır demir kapısını açıyorum. Kapatırken gördüklerinden emin olmalıyım. “Dur, mur” sesleri arasında gözden kayboluyorum. Megafondan gelen sesi zar zor duyuyorum. Güzel sözlerle seslenmediklerinden eminim. Birazdan dış kapı zorlanarak açılacak. Bu sırada meraklı kalabalık çoktan toplanmış olacak ve gerçeği öğrendiklerinde bilmem kaçıncı kez düştükleri bu duruma bilenecekler. Günün birinde acısını çıkaracaklar. Binanın geniş andezit taşı merdivenlerinden ikişer, üçer, gücüm yettiğince çıkıyorum. İlk kata ulaşıp sol tarafa dönünce, arka yönden girişi bulunan, caddedeki pasajla, apartmanı birbirinden ayıran file kepenk karşımda. Günün bu saatlerinde hep açık olduğundan diğer yana geçiyorum. Merdivenlerden inerek, arkadaki caddeye kolayca ulaşıyorum…

Hastaneye götürmek için içeride aslan kesilen genç, beni taşımaktan bıkmış olacak, kapının önüne atar vaziyette bıraktı gece vakti. Nerede olduğumu anlamadım. Sevinsem mi üzülsem mi bilemedim. Koşar adımlarla karanlığa karıştım. Sabah uyandığımda yerin hayli yabancısı olduğumu anlamıştım. O yılki Mayıs’ın altısı, çoktan geçip gitmişti tek faydam dokunmadan olan bitene dair. Kimilerine hayat doğal akışına kavuşmuştu, kimilerine göreyse asla…

Mart Nisan Mayıs ayları yaşamımın zor dönemidir demiştim. Kazanımlar, kaybedişler bu aylarda olmuştur. Günümüz şartlarında duygularımızı paylaşmanın kolaylığı yerli yerinde, paylaşamadıklarımızı aktarabileceğimiz zamanın büyük özlemi içindeyim…

“Simsiyah bir teselli olur belki kalanlara. Geceler uzar hazırlık sonbahara.” 6 Mayıs 1972 Karşıyaka vapuru / Attila İlhan


Haberi Paylaşmak İçin

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir