HAYAT AKIP GİDERKEN
Deniz Aydın – Zaman ve Mekân, yazı dizimizin adı biliyorsunuz. Zamanı ve mekânı belirlerken sıradan seçimler yapmadığımızı, aslında herkesin bir vesile anılarının olduğu yerleri özenle aktardığımızı da biliyorsunuz kuşkusuz. Geçmişte durakların adı mekânla özdeş olurdu bazen. Mecidiyeköy’de Seçkin etek vardı ve önünde buluşulurdu örneğin. Herkes bilirdi. Levent’te meşhur Neyir Fabrikası, durağın adıydı. Sonra Gaziosmanpaşa semtinde Bereç Pil Fabrikası. Kadıköy boğa heykelini bilmeyeniniz var mıdır? Haydi yeri gelmişken bir başka buluşma yerimizi daha paylaşalım sizinle. Pudding Shop. Şimdi ben İstanbul örneklerini sıralarken sizler de yaşadığınız kentin bu tür yerlerini hatırlıyorsunuz eminim. Tabi güzel olan hatırlamaktan çok, yıllar sonra gittiğinizde anı mekânlarınızın hep yerinde kalıyor olması öyle değil mi? Böyle söylerken zihnimizde beliren ne çok yerin artık yok olduğunu da biliyoruz. Hüzünlerin tümünü kenara kaldırın. Mekânlar yok olsalar dahi varmış gibi yapın. Ben ve Sermed Çınar bu bölümümüzde, varlığını ısrarla koruyan yerleri paylaşacağız sizlerle. Anılar eşlik edecek bize. Dilerseniz başlayalım…
Pudding Shop İstanbul belgeseli çekiyorum dijital bir televizyon kanalı için, yüzlerce yer var hatıralarımda. Sıraladım bir bir. Bunlardan çok bölüm çıkar diye keyifliyim. Çok geçmeden geldi vesvesem. İçime bir kurt düştü. Yerli yerinde duruyor mudur her bir düşündüğüm mekân? Herkesten önce benim biliyor olmam gerek. Öykü diliyle hazırladığım projemde Sultanahmet semtine gelmişti sıra. Ergen yaşlarımda, üniversite yıllarımda, sonrasında çalışırken bağımın yüksek olduğu semtlerdendi. Keyifle gerçekleştirdiğimiz semtin çekimleri sırasında zihnimde güzel anılar barındırmayan yerlerden biri de bugün il milli eğitim müdürlüğü binasıydı. Ne yalan söyleyeyim varlığını ısrarla koruyan yerlerden biri olmaması hiç üzmedi beni. Neyse…
Yetmişli yıllar. Benden birkaç yaş büyük teyzemle birlikte oturuyoruz. Teyzem dediğime bakmayın, diğerleri gibi değil. Doğuştan muhalif. Zerre korkusu yok olan bitenden, ülkenin çetin süreçten geçtiği dönemde olsak dahi. Ben dâhil miydim bilmiyorum “Çiçek Çocuklar” grubuna ama teyzem azılı neferlerindendi bundan kesinlikle eminim. İstanbul, Sultanahmet semtindeki Lale Pudding Shop adlı yerden çıkmıyorduk neredeyse. Beat kuşağıyla başlayan, Hippilerle devam eden, gençlik hareketlerine damga vuran, dünya ölçeğindeki özgürlükçü grubun önce buluşma noktası, ardından haberleşme mekânıydı. Her ne kadar içlerinde yer alsam da görüşlerim onlardan farklıydı. Savaşa karşı olmak, materyalizmin önünde durmak, sevgiyi, mutlak retçiliği savunmak iyi de, benim için Leonard Kohen etkisi olmasa, teyzemin etkisi de kuşkusuz, bu kadar içlerinde bulunur muydum bilmiyorum. Adına kitaplar yazılan bu özel yere sık sık uğrardım ama. Altmışlı yıllara damgasını vuran hareketin, Avrupa’dan Hindistan’a giderken kullandıkları Magic Bus adlı otobüs firmasının kullandığı güzergâh ve Pudding Shop ilişkisi, üzerinden yıllar geçse de ısrarla yaşatılmaya devam ediyor. Özellikle duvarda bulunan panolara bırakılan küçük el yazısı notların yıllar sonra sahibini bulduğunu söylesem sanırım bana hak verirsiniz. Uzak doğu kültürünü öğrenmek ve yaşamak adına bu yolculuklara çıkmak gibi bir niyetim olmamakla birlikte sahipleriyle kurduğum sıkı dostluk sayesinde, Piyerloti’de konservatuvarın yakınındaki Balıkesir yurdunda dönemin getirdiği malum olayların içinde bulunursam, sığındığım yer Pudding Shop olurdu. Ne güzel olurdu… İstanbul’a yolunuz düşer ve fırsatını bulursanız, siz de uğrayın panoya bir not yazın geleceğe dair. Kim bilir belki benim gibi elli yıl sonra kendi notunuzla buluşursunuz… Sözü Sermed Çınar’a bırakmadan, paylaşmak isterim sizlerle. Belgesel çektiğimi yazmıştım. İşte İstanbul belgeselinin Sultanahmet semti anlatısında Puding Shop ve Çiçek Çocuklar ile ilgili satırlarım…
… Divanyolu’ndan geçerken sıklıkla ziyaret ettiğim yerlerden biriydi. Şimdi oturduğum bu masada yıllar yıllar önce neler yaşamışız?.. Düzenin yanında olmayan, mutlak retçiliği savunan, özgürlükçü Çiçek Çocuklar’ın toplanma mekânıydı burası. Notlarımızı, müdavimi olduğumuz yerdeki panoya astığımız dönemler. Sedirlere yayılmak, beraber müzik yapmak, yüksek volümle şarkılar söylemek, bakımsız görünmek, komün halinde yaşamak o günlerde. Dünyanın farklı coğrafyalarından Sultanahmet’e gelip çeşitli ülkelerde bahçe işçiliği yapmak için yollara dökülmek de öyle.
Genç yaşta bu kadar farklı ülkeyi görebilmiş olmamda, masalarında, duvarlarında, iletişim panolarında benden izler taşıyan bu yerin olduğu kesin. Çok sayıda ülkenin yediden yetmişe binlerce insanını konuk eden mekân, geleceğe uzanan zaman tüneli âdeta.
Fırsatını bulup ülkeye geri dönünce ister istemez geçmişi arıyor insan. Sanki biraz da sorguluyor zamanı…
Sermed Çınar – Adıyla müsemma eski deyimle “Zaman ve Mekan” yazı dizimiz. Öyle olunca anılar canlanıyor gözlerimizin önünde. Fakülte dönemime doğru uzanmak isterim…
Şöyle arkama yaslanıp, öğrencilik dönemlerinde nerelere takılırdım ve neden takılırdım düşünmeye başladım. Yıllar akıp gidince, eskiyi hatırlamak daha zor oluyor. Ne kadar enteresandır ki, alzheimer hastalarının tam aksine ilkokul döneminde okulda söylenen marşları, şarkıları aksatmadan söylemeleri, ancak yarım saat evvelini hatırlamadıkları gibi, bant başa sarıyor herhâlde.
Ankara’nın meşhur Piknik’i vardı Kızılay’da. Restoran ve ayaküstü iki bölümü bulunurdu. Restoranda sadece bir kez yemek yiyebildim, öğrenci maaşımla, tadı halâ damağımda. Sandviçin ve fıçı birasının yeni icat edildiği, nadide yerlerdendi. Hele büyük bira bardağına bir adet içi votka dolu shot bardağı atıp, onun şıngırtısıyla bira içmek büyük havaydı. Bu karışımın adı Arjantin’di. Krem karamel tatlısıyla Piknik’te tanıştım. Oradan başka bir yerde de yapıldığını zannetmiyorum. Yine Kızılay’da ayaküstü sandviç alabileceğiniz Goralı vardı. Göçmen Goralı, Enişten, Yengen gibi sandviçlerin mucidiydi. Marka tescilleri duvarında asılı dururdu. Kızılay’da Sakarya Caddesi’nde, NET birahane vardı sonra, burada da yemek olduğu gibi, mezeleri de enfes bir yerdi. Ankaralılar bahsettiğim bu yerleri eminim hemen anımsayacaklardır.
Öğrencilik dönemimde, Vakko mağazasında part time çalışıyordum, sabah okul, öğlen Vakko. Çalışanlar arasında kafa dengi olanlardan Gurup 80’i kurmuştum. Her akşam çıkışında hep birlikte hareket ederdik. Yakında olan Sakarya’da ucuz fıçı bira içiyor, ortaya kabuklu tuzlu fıstık isteyip, kuru yemişçiden aldığımız fıstıkla masa altından ha bire destekliyorduk. Askere giden arkadaşlarımız bize kız arkadaşını emanet ederlerdi. Öğlen yemeklerinde emaneti yalnız bırakmadığımız gibi, tüm sorunlarıyla ilgilenmeye gayret ediyorduk. Geriye dönüp baktığımda, ne güzel arkadaşlıklar yaşamışız Gurup 80’le diye iftihar ediyorum dostluklarıma…
Ankara, gece hayatı düşünüldüğünde, nüfusa oranla en çok mekâna sahip şehirdi o dönem. Q’ba, Siyah Beyaz, Sera, Artı Bar aklımda kalanlar. Q’ba’nın sahibi arkadaşımız Küba’dan on kişilik bir orkestra getirtmişti açılışında ve tüm marka içkiler stantlarda müdavimlerine sınırsız sunulmuştu. Siyah Beyaz hepsinin en eskisiydi ve duvarları müdavimlerinin illaki siyah beyaz resimleriyle donatılmıştı. Gazi Osman Paşa’daki Sera ise; bildiğiniz büyük bir sera düşünün ve içinde ağaçların, envai çiçeklerin bulunduğu bir mekândı. Kışın kar yağdığında Sera’nın üstü karla kaplanır, muhteşem bir görüntü sergilerdi. Artı Bar ve yanında Eksi Disko vardı bir de. Binanın yıkılacağı haberi üzerine, müdavimlerini son kez davet ettiler. Masaların üzerinde dans edenler, içtikleri kadehleri atanlar. Tüm kadehler kırılana kadar gece devam etti. Hiçbir taşkınlığın olması mümkün değildi…
Sonraları Ankara Kalesi’ni içinde yeni mekânlar türedi, hepsi birbirinde güzeldi. Ahşap Ankara Evleri’nin üst katında bulunan odalarda Ankara yemekleri yiyebilir, belirli bir saatten sonra bodrum katındaki diskoda tepinebilirdiniz.
Meridyen, evet, kalitenin sunulduğu mekân, yine en eskilerden. Güzel olan, bu yerlerin birçoğu müdavimler için haftanın bir gününü belirler ve yenecekler, içecekler o günlerde indirimli olurdu. Bugünleri pas geçmemenin nedeni, arkadaşlarınızı o günlerde oralarda bulabileceğiniz anlamına gelirdi. Telekomünikasyon o zamanlar dumanla yapılıyordu, cep telefonu uzay filmlerinde kullanılmaya başlanmıştı ancak.
Ankara’da ismini hatırlamamın mümkün olmadığı o kadar çok eğlence yeri vardı ki. O zamanki imkânlarımla gül gibi gidip vakit geçirebiliyordum. Şimdilerde böylesi bir mekâna gidip de hesabın ne kadar tutacağı stresini yaşamaktansa evde pijama, terlik takılıyorum…
Sermed Çınar / Deniz Aydın – Hayat öylece akıp giderken, zamanın ve mekânların hep yerinde kalması ne güzel olurdu öyle değil mi?
Biz, günümüze değin ulaşmamış olsa da, ilginç yönleriyle geçmişin izlerini taşıyan bu tür mekânları sizlerle paylaşmayı sürdüreceğiz. Sevgiyle kalın…

