Cuma, Şubat 13, 2026
Köşe YazısıManşet

Haberi Paylaşmak İçin

SOKAKLARIN KANUNU

Onca yıl geçti üstünden bir gram değişmez mi kişi, yok değişemedim. Yenilikçi, devrimci olduğumdan emin olmakla birlikte, çoğu konuda alışkanlıklarımı değiştiremediğimin de her zaman farkındaydım. Bakın şimdi, nasıl oluyor anlatayım size. Yazı yazabilmem için ses, gürültü gibi can sıkıcı ortamlar beni zerre rahatsız etmez, bu nedenle her yerde, her zaman diliminde kalem oynatabilirim. Bir tek durum etkiler beni. O da, geçmişle bağlar kurabileceğim herhangi ses, obje, koku, yazı, ne dersen de. Böyle durumda hoop eskiye dönerim, başlarım nostaljik takılmaya. Ne bileyim işte, melankolik haller, öykünmeler, yaşadığım türlü hatıralara falan gider zihnim gereksiz yere. Hepinizin bildiği, sahildeki müdavimi olduğum çay bahçelerinden birine oturdum yine. Önümde kâğıt kalem, elde kahvem görece yerli milli, geceden uykumu almışım, yazacağım yazının başı sonu belli. Daha ne isterim? Bu arada hangi bahçeye, kahveye, pastaneye gitsem artık ayrılmaz bir takım olduğumuzu düşündüğüm tombala müdavimi grup da yanı başımda. Çevremize yansıttığı sesli aidiyet duygusu nedeniyle takdir ettiğim arkeolog simitçimiz de az önce yanımdan geçti. Sonuçta istediğim her ortam tam. Her gün bahçeye gelip bulmacasını çözen beyefendi yine yan masada yerini almış, ince bellisiyle nefis çayını yudumluyor. Tam elimi kalemime değdiriyorum o da ne? Televizyonda Hülya Koçyiğit’in sunduğu Film Gibi Hayatlar adlı söyleşi programı. Konuğu sanatçı Nesrin Sipahi. Kanal değişti aslında, her zamanki tv kanalına geldi. Ben gelebildim mi? Tabi ki gelemedim güne… Nesrin Sipahi’de takılı kaldım. Anlatınca umarım bana hak verirsiniz sizler de. Belki…

İstanbul’un Fatih semtinde Vatan Caddesi üzerinde geniş arazi üzerine kurulu dönemdeki adıyla Lunapark. Dönme dolaplar, zincirli salıncaklar, çarpışan arabalar, atlıkarıncalar, piyangolar, çekilişler, korku tünelleri, daha neler neler. Ayrıca geniş bahçe içinde bulunan Lunapark Gazinosu. Adını altın harflerle neonlara yazdıran önemli şarkıcılar, türkücüler, oyuncular, orkestralar ve gösteri yapan sanatçılar hep orada bulunurdu. Neredeyse her gün saatlerce, atlıkarıncalarında, çarpışan arabalarında, dönme dolaplarında, gönlümce zaman geçirdiğim lunapark. Evimize de o yıllarda yalnızca yüz metre var yok arası bir mesafede. Sosyal ve ekonomik yönden birbirinden farklı insanların bütçeleri yettiğince çocuklarını mutlu edebilmek, biraz kendileri adına nefes almak için uğradığı güzel yerlerden. Aile büyükleri lunapark içinde bulunan çay bahçesinde, semaverlerde demledikleri mis kokulu çayları yudumlarken, çocuklar harçlıkları yettiğince eğlenceli oyunların tadını çıkarıyor… Burnumuzun dibindeki bu güzel lunaparkta herkes beni tanıyor ve çok seviyor, şansa bakar mısın? İşletmecilere mahcup olmamak için çaba göstersem de atlıkarıncaya olan tutkumu hepsi biliyor. Her bindiğimde sanki bambaşka yerlere götürüyor beni, farklı coğrafyaları keşfediyorum. Ben kendinden geçmiş bir biçimde sözde at binerken, Türk sanat müziğine olan tutkusuyla hayli tanınan babam ve canım annem Vatan Caddesi Turistik Lunapark Gazinosu’ndan yükselen Nesrin Sipahi’nin muhteşem sesine o gün eşlikte kusur etmiyor. Altmış sekiz yılının yaz sıcağında sanatçı Nesrin Sipahi bir yanda anne babam diğer yanda. Şimdi ekranda görünce o yıllara gitmemem elimde mi? Bununla kaldım mı peki? Bildiniz, kalmadım. Ah Güzel İstanbul adıyla üç yıl önce bir belgesel hazırlamıştım arkadaşlarımla. Aynı adı taşıyan sinema filminde Nesrin Sipahi şarkılarını söylerken filmin başrollerinde mekanları ışık olsun Ayla Algan ve Sadri Alışık vardı. Bütün bunları hatırlamamla kalsa iyi. Dahası da mı var diye düşünüyorsunuz. Var. Asıl olan bundan sonra. Beni alıp götüren, bu hafta yazacaklarımı kökten değiştiren… Sadri Alışık demiştim ya, işte böyle. İyi okumalar…

Sokakların Kanunu

Başları üzerinde ustalıkla taşıdıkları geniş tabladaki, fırından yeni çıkmış çıtır simitlerin mahalleye yaydığı mis gibi susam kokusu burnumda tütüyor. Zemheride bakır güğümlere doldurulup satılan boza, kaynayan kazanlarda yazın dolaştırılan sütlü mısır, güz mevsimi mağduru Bazlamacı ailesinin otuz iki dişe trampet çaldıran, kalbe ferahlık, inşirah veren meşrup Olimpos. Tümünün kokusu sinmiş hasretime. At sırtında tenekelerle memba suyu dağıtan saka, sebze, meyveyle gezen zerzevatçı, elindeki küçük çanı sallayarak etrafına seslenip, terazisi kendinden menkul omuz askısının uçlarına tutturduğu zincirlere bağlı kefelerin içinde bulunan tepsilerde taşıdığı güzelim Silivri yoğurdunu arzı endam ettiren yoğurtçu. Ertesi sayıda ne olduğu merak edilen cep fotoromanlarıyla, haftada bir gün mahalleye uğrayan mecmuacı, tek sayfaya sığdırılmış notalara, buğulu sesiyle hayat veren şarkı sözü satıcısı, körükte ısıyla tavına getirdiği bakır tencereleri, tavaları, avucuna hapsettiği rulo şeklindeki pamuğa sürdüğü nişadır tozu marifetiyle ilk günkü haline dönüştüren kalaycı, geniş çarşafla sarmaladığı, masa örtüsü, divan örtüsü, dantel, peçete, dokuma havlu ve renkli giyim eşyalarını sırtına yükleyerek, o sokak senin bu sokak benim beğeniye çıkaran bohçacı, kepekli undan yapılmış, pideyi andıran ekmekleri, yoksul ailelere ulaştırmaya çalışan fodlacı, ustaca kullandığı tokmak ve yayla, sertleşen yorganların, yatakların yünlerini, büyük emekle yeniden kullanılır kılan hallaç. Ezan, Hazzan, Çan sesleri arasına karışan üç dilden ibadetler, üç dinden vaazlar, üç kültürden gelenekler, görenekler, adetler, töreler. İspirto ocağı üstünde pişirilen yemekler ahşap tel dolapta. Mangalda odun kömürü közünde bakır cezveyle yapılan kül kahveleri. Abartılı ahşap işleme işçiliğiyle gizlenen çatı katının üstüne, belli ki ustaca kondurulmuş tavan arası bulunan, Merdivenli Yokuş’taki geniş cumbalı evin kapı eşiğine karşılıklı oturmuş, mahalleliyle sohbetin belini kırıyorum şu sıralar. “Müsaitseniz annemler size gelecek?” zihnimden silinmiyor. Şimdi anılara yolculuk vakti. Şimdi hayal kurma vakti. Yaşama on dakika ara, Alaska Frigo dondurma…

Adam, gece kulübünde arkadaşıyla koyu sohbette. Ön masada oturan genç ve güzel kız dikkatini çekiyor. Kalkıp masasından, onu dansa davet ediyor. Zarif reveransıyla kızın ilgisini çekmeyi başarıyor. Genç kız adamın teklifini reddetmiyor. Onlar el ele dans ederken gözüm yan tarafa takılıyor.”

Yazlık Arda sineması. Suarede Sokakların Kanunu filmi. Anne babam, ablam beraberiz. Bahçede seyircilere hazırlanmış sandalyelerin belki ilk kez ön sırasında biz oturuyoruz. İçimizi ferahlatan leblebi gazozu eşlik ediyor dördümüze. Başrollerde Tanju Gürsu, Sadri Alışık, Ajda Pekkan, Sevda Ferdağ. Hayranı olduğumuz sanatçılar kireç badanalı büyük duvarda poz keserken ablam sinopya renginde ahşap iskemlesinden öne doğru fırlayıp, filmde gördüğü adamı işaretle avazı çıktığınca “Aaa babam” diye bağırıyor. Herkesin yüzü üstümüzde. Biletçi boş durur mu hiç, onun el feneri de âdeta gözümüzün içine içine. Aniden karanlık yarılıyor. Yanımızdaki iskemlede oturan yaşlı teyze gülümseyerek başını okşuyor ablamın, beyaz perdedeki adamın babam olacağına ihtimal vermiyor. Bize dönüp de yanımızda oturan babamı görünce, kaçınılmaz o da ablam gibi tepki veriyor. Annem hiç oralı değil havalarında. Filmin etkisinden kurtulamamış olacak, hırslı hırslı ellerini sıkıyor babama bakarak. Şöhretin ne olduğuna dair o yaşlarda en ufak bir fikrim yok. Zamanla ve babamla ediniyorum…

Babam, annemle Almanya’dan Türkiye’ye ziyarete geldiğinde zamanı uygun olursa, çekilen sinema filmlerinde, arkadaşlarıyla hatıra olsun diye rol alsa da, Ajda Pekkan’la olan dans sahnesinin ardından, sinema konusu bir daha açılmadı evimizde. Ve böylece babamın başka filmini seyredemedik beyaz perdede. Filmin karesine gelince, bugün tebessümle karşılanan duruma, o yıllarda katlanılamazdı inanın. Hele annem, asla!..

Sokakların Kanunu – 1964 / Yönetmen – Senarist Aram Gülyüz


Haberi Paylaşmak İçin

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir