Salı, Şubat 3, 2026
Köşe YazısıManşet

Haberi Paylaşmak İçin

HİÇ OKUNMAYAN KİTAP

İlkokul ikincisi sınıf sonundayım, yaz tatiline gireli bir ay kadar olmuş okul günlerimin rutininden, serbest zaman dilimine geçince ne yapacağımı bilmediğim zamanlardayım. Evdeki küçük kitaplığıma gayrı ihtiyarı bakarken, sanki bir el dokundu, dile geldiler. O güne kadar, her ne kadar öğretmenlerim kendimi ifade etme biçimimi beğenseler de öyle pek bir şey yazdığım yoktu. Almanya’da okuduğum için yaşıtlarımdan birkaç yaş büyüktüm, belki onun etkisi, belki şehir tiyatrolarında çocuk oyuncu oluşumun etkisi. Sonuçta sınıftaki arkadaşlarımdan daha rahat konuşuyordum ama tümünden çelimsiz, duygusal ve yalnızdım. Kitaplığımda en sevdiğim tek elimle asla taşıyamadığım lacivert renkte cilt beziyle kaplanmış, şömizli TDK sözlük. Günde iki kelime ezberliyorum. Tam yanında bir çocuk kitabı ve roman vardı, ama inanın hatırlamıyorum. Sorarlar ya hani, “İlk kez ne zaman yazmaya başladınız?” diye. Erdek Doğuş Gazetesi’nde “Denizin Sesi” adıyla yazmaya başlayınca ve üzerine gelince sosyal medyadan bu soru, gerçeği ben de düşünmeye başladım ne zaman yazmaya başladım diye. Sonra geldi aklıma, paylaşmak istedim sizlerle. Çocuk yaşımda kitaplığımdaki dört kitabın birbiriyle kıyasıya tartıştığı en faydalı eserin kendilerinin olduklarını iddia ettikleri, üç beş sayfadan oluşan öykü yazdığımı hatırladım. Kime okutsam çok beğenmiş, okulda öğretmenlerim kutlamıştı. Ben yalnızca çok sıkıldığımdan yaptığım bu eylemin gelecekte mesleğimin yanında yer alacağını bilemeden yazdım durdum. Bu gün sizlerle uzun yıllar sonunda paylaşacağım öykü ise sıkıldığımdan değil bambaşka bir nedenle. Sanatçı Gülsen Tuncer, mülakatta televizyonda. Yıllardır biriktirdiği kitaplarını bağışlamak için arayış içinde olduğunu söylüyor. Ben aynı düşüncelerle kitaplığıma baktığımda, yeniden dile geliyor kitaplar…

Hiç Okunmayan Kitap

Üzerinde birikmiş toz kümesini bir hamlede atıp öne çıkmak için yaşın ilerlemiş biliyorum. Bunca yıl sonra içinde yeniden uyanan heyecanı tarif etmemse imkânsız. Yayınevinden ayrılalı çok uzun yıllar oldu. Beyoğlu’ndaki / Kohen Hemşireler Kütüphanesi / Kitap Evi’ne matbaadan çıkarıp götürdüğümde tüm ziyaretçilerin gelip seni okuması ve incelemesi için türlü hayaller kurdum, bir hayli de bekledim doğrusu. Onca sene geçti üzerinden, binlerce ziyaretçiden bir kişi bile kapağını aralamadı, sayfalarını karıştırmadı, kısacası seni kimse okumadı. Yapacak bir şeyin de yoktu.

Ben, içinde bulunduğum duruma rağmen hayallerimden asla vazgeçmedim. Uzaktan da olsa takip ettim seni iyi haberler almak, senli sevinçler duymak için, katkısı olur diye sana, senden sonra da yazmaya hep devam ettim. İstemez miydim duygularımı paylaşacak birileri bulunsun çevremde, yok, olmadı. Pera’nın en güzel caddesinde arzı endam eden insanların geçerken bir kez bile dönüp sana bakmayacaklarını nasıl düşünebilirdim? Sonra tramvayda seyahat edenlerin her gün gelip geçtikleri, kimi zaman buluşma noktası olarak bulunduğun yerin önünü seçtikleri halde vitrinde seni görmemeleri garip değil mi?

Hem sohbet etmek, hem kentin en güzel çikolatasını yemek için yazar, çizer, aydın, sanatçı ve okurlarının müdavimi olduğu, bir döneme damgasını vuran Markiz pastanesi buluşması öncesi kitap evine uğrayıp, yurt dışından gelen kitapları edinen şık giyimli hanımefendiler ve beyefendiler yazık ki sana gelince yüz çevirdiler. Kitap evinde okul kitaplarının yanında moda ve dekorasyon dergileri, ayakkabı, triko, tekstille ilgili renkli kataloglar bulunmasına rağmen, bu zenginliğin sana yararı olmadı. Güzel olan, vitrinin başköşesindeki yerini hep muhafaza edişindi sanırım. Hatırı sayılır bir kitle tarafından okunmayı hayal etmekten asla vazgeçmedin. sana göre tümü okuyucunun nafile direnişiydi.

Herkesin evinin kütüphanesinde okunmayı bekleyen kitaplar olabileceğini biliyordun, yine de onlardan farkın olduğunu düşünüyordun. Bir kere sen, binlerce ithal edilmiş kitaptan biri değildin. Sonra deyim yerindeyse yerli yazar eliyle kaleme alınmıştın bekliyordun

öylece, okunmayı hayal ediyordun. Sen, sen benim ilk kitabımdın. Sonunda yeniden geldim. Bunca zamanın ardından mevsiminde sonbaharın birlikteyiz. Vitrinin önünde uzun uzun sana baktım. Başımda babamdan kalma gri renkli fötr şapka, altına gizlemeye çalıştığım her halinden belli uzamış, dağınık kır saçlarım. Üzerimde yıpranmış olduğu halinden belli bej pardösü, yakaları havada. Bir elimle fırtınada uçuşan, gri renkli fötr şapkamı düzeltirken, diğer elimle sımsıkı tuttuğum yağmura hep hazır, yarı açık şemsiyem fırtınada savruluyor. Şemsiyeye sahip çıkayım derken, gri renkli fötr şapka başımdan kayıveriyor. Bir şemsiye, bir şapka. Arada kendi yarattığım rüzgârıma yenik düşen, boynumdan çıkarmadığım fular yüzüme çarpınca dengemi yitiriyorum. Seremoni bitmeyecekmiş gibi. Yüzümde tatlı tebessüm. Sen de gülümsüyorsun, içim ısınıyor. Beni tanıyorsun. Kütüphanesine süs olsun diye kitap alacaklardan değilim. Olsa olsa kitapları pencerenin pervazında, masanın, komodinin üzerinde, tavan arasında birikince, onları bırakacak yerim kalmayınca, kitaplarıma kütüphane alacaklardanım.

Nihayetle; “Yazmak için okumak gerek” diyenlerdenim…

Aynı dönemlere tanıklık etmiş bir kitap ve onun yazarı olarak yeniden birlikteydik. İnanıyorum sen de emek verdin bu vitrinden çıkıp beni anlatmak için. Olmadı. Bir kişi bile bu satırlarımla tanımadı beni. Sonradan yazdıklarımsa aynı vitrinin içinde teker teker terk ettiler seni. Çok satılanlar, en çok satılanlar, en fazla okunanlar oldular onlar. Ordu gibiydiler. Sense yalnızdın. Onlarcası, yüzlercesi, bu vitrinde sana komşuluk ederken, birilerinin geleceğine ışık oldun hayal kurmalarına önderlik, paylaşmalarına öncülük ettin. Kitabevine gelip benim yazdıklarımı almaktan, keyifle okumaktan, sonra aynı kitabı gelip yeniden alıp, sevdiklerine hediye etmekten yeni yazacaklarımı merakla beklemekten, yenilerinin yolunu gözlemekten bıkmayan bir okuyucu kitlem oldu. Sen hep oradaydın. Vitrinin başköşesinde, hiç okunmayan kitabımdın. Tavan arasına konulacağın, her bulunduğunda farklı kalemlerde farklı yolculuklara çıkacağın günü bekledin. Son ana kadar sabırlıydın, asla vazgeçmedin. Hikâyemiz buydu. Birlikte yürüyoruz şimdi İstiklal caddesinde. Elimde sıkıca tutarken özlem dolu gözlerle sana bakıyor daha yolda yürürken sayfalarını bir bir çeviriyor, dudaklarımda belli belirsiz mırıldanmayla ezgiler söylüyorum. Üzerinden onca zaman geçse bile işe yaradığımın farkına varmak mutluluk veriyor bana. Geçmişin izi gibiyim şimdi. Seni bugüne kadar kimsenin okumamış olması artık eskisi kadar rahatsız etmiyor beni. Biliyorum, çünkü seni kaleme alan ben, yıllar sonra gelip, vitrinden seni alan ben değilim. Neler yaşadım, ne deneyimler kazandım zamana karşı direnirken. Nasıl maceralar geçti başımdan bilemezsin. Ne garip, bir yandan sen benim ilk yazdığım kitapsın, diğer yandan seni ilk okuyacak olan da benim. Biliyorum, seni birkaç kez okuyacak, iyice içimde hissettikten sonra diğer kitaplarımla vedalaştığım gibi güzelce cümleyle ilk sayfanı taçlandıracak, ardından tavan arasına bırakacağım seni. Birileri yine kitaplarımın sayfaları arasında gezinirken bulduğu küçük notlardan iştahlı bir çocuk gibi daha fazlasını istemeye sürüklenecek. Yıllar içinde tavan arasını her keşfeden, öykülerimi her okuyan, kendi satırları gibi sahip çıkacak. Yaşayacakları, yaşadıklarım olmayacak. Şimdi ne yapacağım biliyor musun? Önce seninle buluşmamızın tadını çıkaracağım elbette.

Elimde fincan çayım olacak, önümde kâğıt kalem, kulağımda yazlık Arda sinemasının dublaj sesleri arasına karışan leblebi gazozu kapaklarının açılış senfonisi, Dudağımda Hulki Saner’in, “Kalbimin Şarkısı” adlı bestesi. İçimde bir hüzün, ayrı bir keder ruhumun derinliklerinde…


Haberi Paylaşmak İçin

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir