AH O GÜNLER…
Aldım elime kalem kâğıt. Hedefim, bu hafta “Denizin Sesi” adlı köşemde bayramla ilgili birkaç satır yazmak. Eski bayramları anmak ve kim bilir belki de “Neydi o günler?” diyebilmek. Nerdeee. Yazmıştım önceden biliyorsunuz, dedemin örfi-idarenin üzerine doğmuş olmamı sınavım kabul etmesi durumunu. Sonrasında gerçekten de günlerle aramda kurulan yakın bağlar terk etmedi beni bir türlü. Bir kısmının da âdeta içinde buldum kendimi, neylersin…
Yetmişli yıllara kadar bayramlar nispeten renkliydi benim için. Yaşadığımız semte adını veren “Balat’ın Çocukları” grubumuzla geçirdiğim güzel zamanlar da olurdu. Özel günler bayramlar, ibadetler, türlü türlü ritüeller. İstisnasız hepsinin başında sonunda yiyecek içecek seremonisi. Roş Aşana, Paskalya, Hıdırellez, Şeker Bayramı, Purim, Şabat, Hanuka derken çoğu günümüz eğlenceydi neredeyse. Benim favorim Karadenizli ailelerin vazgeçilmezi, Kalandar geceleri… Yetmişli yıllarla birlikte günler de, ben de değiştim. Bir yerlerde yazarken önünde sonunda karşıma dikilirdi can acıtan tarihler, hüzün dolu anılar. Şimdi de elime kalem kâğıt alınca tutuldum kaldım eskiden olduğu gibi. Şu an zihnimi kurcalamakta Mart ve Nisan aylarında yaşananlar. Sonra eminim Mayıs ve Haziran aylarında da böyle olacak. Özel günlere karşı olduğumu her fırsatta yazdığımı artık sizler de biliyor olmalısınız. Bayramlara yok bir sözüm. Otuz altı yılda bir zaten aynı zamana denk geliyor Ramazan. Ama bu yıl bırakın bayramın bize kattıklarını anlatmayı, affedin aklıma düşen hep geçmişteki yitirişlerim…
Saygıyla…
Tesadüf sokağın girişinde karşılaşıp eve varıncaya kadar soluksuz sohbete tutuştuğumuz Server hoca, şöyle bir bakıp iyi çocuklar olduğumuzu mırıldanınca hayli şaşırmış, duyduğumuz büyük heyecandan, elimiz ayağımıza dolanmıştı. Bununla da kalmayıp istediğimiz zaman derslerine katılabileceğimizi söyleyince, sunduğu fırsat için nasıl mutlu olduğumuzu anlatamam size. Nihayetinde ne siyasaldan ne hukuktan öğrencileriydik. Ciddi tartışmaların rahatlıkla yapıldığı derslerinde saflarımızı artırmak amacıyla verdiğimiz mücadeleye bakarsanız üst sınıflara taş çıkarır nitelikteydi çabamız. Hukuktan grubumuza katılanlar azımsanmayacak derecede çoktu. Şişli siyasaldaysa durum bambaşkaydı. Şehrin çeşitli yerlerinden yalnızca O’nu dinlemeye gelirdi öğrenciler. Sanat, edebiyat, devrimler, uygarlık tarihi orada özgürce konuşulurdu. Uygarlık tarihi konusunda toy kalırdık aralarında. Günlerce hazırlanarak giderdik de yetersizliğimiz tokat gibi çarpardı halimize…
Takvimler 7 Nisan’ı gösterdiğinde iki yıldır süren davadan beraatını öğrenen Server hocanın “faşizm“ konulu ödevi okuldakilerin diline düşmüştü. “İşte fırsat“ demiştik. Grubumuza katılan öğrencilerden birinin ödevini hazırlayarak görüşlerimizi ilk ağızdan fakülteye sunacak, en iyi ödevi biz yazmayı başarırsak sınıftakilerin anlattığına göre Cumhuriyet gazetesinden ülkeye seslenebilecektik. Geniş yankı uyandıracağına inandığımız makalemizin hayalini kuramadan Şenesenevler’den komşumuz Server hocanın vurulduğunu öğrendik ertesi gün sabah dokuzda…
Tavsiyeyle kayıt yaptırdığım yabancı dil kursunun müdavimi üniversite öğrencilerinin sayesinde Fındıkzade’deki Zonguldak yurdunda gece misafir olabiliyordum. İlk katında kızların üst katlarda erkeklerin kaldığı binanın anılarım arasında yeri çok ayrıdır. Hergele Meydanı’nda yaptıklarımızı yurtlarında gerçekleştirecek ruha sahiplerdi. Yaşanacaklardan habersiz önceki gece toplanmıştık. Saldırıyı duyunca yüzümüzde oluşan hüznü görmeliydiniz. Henüz 16 Mart’ı atlatamamışken, salvolar yağıyordu. 30 Mart yine önemli bir yitiriş günüydü. Üniversiteye giderken önünden geçtiğimiz Hürriyet Anıtı’yla her gün andığımız öğrenci arkadaşımızı 28 Nisan’da kaybetmiştik. Bir yıl önce de 28 Nisan’da nice yürüyüşlere ev sahibi Çağlayan’ı, Şişli Meydanı’na bağlayan caddenin köşesindeki yüksekokulun karşısındaki otobüs durağında acı olaylar yaşanmıştı. Bu kez tek teselli Server hocanın hayatta kalabilmiş olmasıydı. Bazen akşamları eve giderken karşılaşır, kısa süreli olsa da sohbet ederdik. Tanışmamız da böyle olmuştu. Öğrencisi ev arkadaşımızdı. Yine öyle olsaydı, karşılaşsaydık diye geçirdim içimden. Belki bir yolunu bulur, koruyabilirdik. Benzer travmayı bir yıl sonra 16 Kasım tarihinde yeniden yaşayacağımı, üzerimde kalıcı etkiler bırakacağını bilemezdim. Sonraki yakın yıllarda kayıplarım devam edecekti, kimi aynı günlerde yine, kimi farklı günlerde. Gelecekten habersiz, bu günleri öngöremeden kuşkusuz…
Yetmişli yılların gençliğimizin baharını söndürdüğü yıpratıcı zamanlardan çok sonra yitirdiğimiz Server hocamızın mücadelesi yaşamı boyunca aralıksız devam etti. O, bilim insanlarının mutlaka taraflı olması gerektiğini, gerçeğin, doğruların yanında yer alması durumunu ısrarla savunurdu.
Bugün, ben de elime kalem kâğıt alınca, bir yanımda eski bayramları güzelleme düşüncesi, diğer yanımda yetmişli yılların gençliğimizin baharını söndürdüğü günlerin zihnimde, bedenimde izleri hak verin bocaladım. Kızmayın, kırılmayın. Yazamadım işte, “Neydi o günler?” diyemedim…
Aldım elime hocanın “Uygarlık Tarihi” kitabını, oturdum koltuğa, daldım gittim geçmiş yıllara. Gerçeğin, doğruların yanında olmamız gereği, herkesin gönülden bayramını kutlamak yerine kayıplarını anmak istedim bugün, ayrım gözetmeksizin. Saygıyla…
Uçup giden yıllar yanında, umut oluşturan zamanın birinde, Şenesenevler Damla Pastanesi’nde yediğimiz profiteroller, öğrenci oluşumuza yapılan ikramdandı. Ah o günler… Anlatıcı

